Günlük hayatın en rutin akışı içinde görünen trafik düzeni, aslında toplumların medeniyet ve adalet duygusunun en görünür test alanlarından biridir. Bu yalnızca bir yerden bir yere gitme meselesi değildir; bireyin devlete, toplumun kurallara ve insanın insana olan saygısının her gün yeniden sınandığı en açık alanlardan biridir. Aynı yollar, aynı kurallar, aynı yükümlülükler...
Her sabah milyonlarca insan aynı yollarda saatlerini tüketiyor. İşine yetişmeye çalışan memur, çocuğunu okula götüren anne, direksiyon başında ekmek peşindeki taksici; hepsi aynı sabır testinden geçiyor. Tam bu sırada arkadan keskin bir siren sesi yükseliyor. Siyah camlı, fiyakalı plakalı, yüksek motor hacimli o ve çoğu zaman hiçbir acil görevi olmadığı aşikâr olan araçlar, selektörler eşliğinde trafiği bir kılıç gibi yararak ilerliyor.
Bu durum yalnızca eşitlik duygusunu zedelemiyor; aynı zamanda bir toplumun medeniyet hafızasını, kurallara duyulan güveni ve şehir hayatını mümkün kılan ortak nezaket kültürünü de derinden aşındırıyor. Bugün giderek daha hoyrat, daha kuralsız ve kamusal alanı kişisel ayrıcalık alanına çeviren bir kamusal davranış kültürü, sadece trafik düzenini değil; birlikte yaşama iradesini de sessizce kemiriyor.
Çünkü vatandaş haklı olarak soruyor: “Ben kurala uymak zorundayım da, bu ayrıcalık kime, neye göre veriliyor?”
Devletin vakarı ile sivil suistimali ayırmak
Burada çok net bir ayrım yapmak zorundayız. Meselemiz; devletin işleyişi ve milletin hizmeti için gece gündüz koşturan kamu görevlilerimiz değildir. Onların taşıdığı makamın gereği olan protokol, devletimizin vakarıyla ilgilidir ve milletimizin buna asla bir itirazı yoktur. Asıl rahatsızlık; bu vakarın gölgesine sığınmaya çalışan, hiçbir resmî sıfatı olmadığı hâlde lüks aracına çakar takıp rol çalan sivil fırsatçılardır.
Çakar lamba, modern devletlerde keyfî bir imtiyaz değil; zorunlu kamu hizmetleri için tanımlanmış olağanüstü bir yetkidir.
Tarihteki ilk kullanım amacı da son derece nettir: Hayat kurtarmak...
Ambulans saniyelerle yarışsın, itfaiye yangına yetişsin, polis kritik olaya müdahale etsin diye...
Yani sistemin özü şahsi konfor değil, tamamen kamu yararıdır.
Peki, bu ışıklar aslında kimin hakkı? Devletin protokol hiyerarşisi ve yasalarımız bu konuda hiçbir gri alan bırakmayacak kadar nettir.
Başta Cumhurbaşkanımız, TBMM Başkanımız, Bakanlarımız ve Kuvvet Komutanlarımız olmak üzere; devletin zirvesindeki sınırlı makamlar ile görevli acil müdahale ekipleri bu yetkiye sahiptir.
2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 71. Maddesi uyarınca bu hak, sadece görev anında kullanılabilir.
Bu resmî listenin dışına çıkan her ışık, aslında hukukun da dışına çıkmış demektir.
Güvenlik ihtiyacı mı, trafik bileti mi?
Meselenin bir de güvenlik adı altındaki hassas bir boyutu var. Tehdit aldığı gerekçesiyle koruma kararı bulunan bazı iş insanları, sivil figürler ve hatta gazeteciler; yanlarındaki koruma polisleri eşliğinde çakar kullanabiliyor.
Elbette can güvenliği kutsaldır ve devlet, risk altındaki her ferdini korumalıdır. Ancak asıl soru şu: Bu hayati güvenlik önlemi, özellikle İstanbul trafiğinde bir emniyet şeridi geçiş bileti olarak mı kullanılıyor? Eğer o ışıklar sadece randevulara yetişmek için yanıyorsa, bu durum en başta devletin koruma iradesine ve ciddiyetine yapılmış bir saygısızlıktır.
Suistimal edilen her yetkisiz çakar, aslında o makamda liyakatiyle oturan gerçek devlet adamının kredisinden çalmaktadır.
Sivil bir aracın içine usulsüzce yerleştirilen o düzenek, devlet otoritesini taklit etmeye çalışan bir nevi trafik derebeyliği girişimidir.
Hukuki yaptırım: Sadece para cezası değil
Denetim zayıf kaldığında veya sistem bazı kişilere nasıl olsa bir şey olmaz hissi verdiğinde, hukuk maalesef kâğıt üzerinde kalıyor.
Evet, son yıllarda cezalar artırıldı. Ancak milyonluk araçlara binenler için bu cezalar bazen sadece bir trafikte avantaj bedeli olarak algılanıyor...
Oysa mesele sadece bir trafik cezası makbuzuyla kapanmıyor. Hukukçuların da belirttiği üzere; yetkisiz çakar kullanımı, Türk Ceza Kanunu kapsamında “Kamu görevini usulsüz üstlenmek” veya “Resmî belgede sahtecilik” gibi ağır adli suçlamalara zemin hazırlayabilir.
Yani o mavi ışık, sahibini bir sabah mahkeme salonunda sanık kürsüsünde bırakabilir. Yetkisiz montaj yapan işletmelerin de bu suçun ortağı olduğu unutulmamalıdır.
Kurumlara ve zihniyete çağrı
Burada devletin tüm kurumlarına önemli bir görev düşmektedir. Bu yalnızca trafik denetimi değil, kamusal düzenin prestijini koruma meselesidir.
İçişleri Bakanlığı denetimleri sürekli ve tavizsiz şekilde sürdürmelidir.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı araç muayene süreçlerinde bu sistemleri ağır kusur saymalıdır.
Ticaret mekanizmaları ise bu ekipmanların kontrolsüz satışına kapı kapatmalıdır.
Ancak asıl mesele teknik değil, zihinseldir.
Görünmeyen ayrıcalık kültürü
Devletin temsil ettiği makamlar bellidir; onların ağırlığı hukukla ve görevle tanımlıdır. Buna kimsenin itirazı yoktur.
Ancak sorun, bu meşruiyetin gölgesinde kendine özel yol açmaya çalışan sivil ayrıcalık kültürüdür. Ünvanların, ilişkilerin ya da yakınlıkların bir tür trafik önceliğine dönüştürülmesidir.
Bu ülkede kimse, kimsenin yakını olduğu için trafikte ayrıcalıklı değildir... Devletimizin bu kararlı tutumuna rağmen eğer hâlâ oluyorsa, orada algı üstünlüğü vardır...
Ve algı, en tehlikeli güçtür; çünkü görünmezdir ama kuralları sessizce değiştirir....
Asıl mesele; Birkaç aracın çakar açması değil; bazı insanların kendisini toplumun geri kalanından daha öncelikli görme hastalığıdır.
Bu noktada ayrım gayet net; devletimizin kamu düzenini sağlamak için verdiği yetkiler ile bu yetkilerin yanlış yorumlanması ya da sınırlarının dışına taşınması aynı şey değildir.
Devletin kendisi bu düzenin teminatıdır; asıl hassasiyet, bu düzenin istismar edilmemesidir.
Türkiye gibi güçlü bir devlet geleneğine sahip ülkelerde esas olan, kuralların herkes için eşit ve adil şekilde uygulanmasıdır. Bu da hem devletin vakarını hem de vatandaşın devlete olan güvenini doğrudan güçlendirir.
Eğer bir şehirde insanlar ambulans gördüğünde yol verelim refleksiyle değil de tereddütle hareket etmeye başlıyorsa, burada sorgulanması gereken şey kişiler değil, uygulamadaki hassasiyet ve denetim sürekliliğidir...
Medeniyet, sıraya girebilme ahlâkıdır. Aynı ışıkta bekleyebilmek, aynı kurala razı olabilmektir. Bu da devletin koyduğu düzenin toplumda karşılık bulmasıyla mümkündür.
Ve en nihayetinde değişmeyen gerçek şu ki;
Devletimizin gücü, sadece kuralları koymasında değil; o kuralların hayata geçmesi ve milletimizin toplumsal hassasiyetiyle birlikte anlam kazanmasındadır...

