Kaydet
a- | +A

Bir devlet sadece sınırlarla kurulmaz. Bir devlet, kendisini taşıyan fikirle ayakta kalır.

Gazi Mustafa Kemal, cumhuriyeti kurarken Türk tarihini kopuk dönemlerin toplamı olarak değil; süreklilik arz eden bir irade olarak okudu.

O, 1.200 yıl sonra devletin adını Türkiye koyduğunda; ne Selçuklunun o zarif ve vakur Anadolu mayasını ne de Osmanlının dünyayı şefkat ve adaletle kuşatan o ulu çınarını reddetmişti. Aksine Atatürk, bu muazzam birikimi Türklük şuuru potasında damıtarak, mazi ile atiyi birbirine bağlayan bir köprü kurmuştur.

Selçuklu bu topraklarda vatanın ruhunu kurdu.

Osmanlı o ruhu cihanşümul bir nizama dönüştürdü.

Cumhuriyet ise bu tarihsel hattı millet kavramında yeniden tanımladı.

Mustafa Kemal, ardında yalnızca bir cumhuriyet bırakmadı; bir kimlik, bir istikamet ve bir şuur bıraktı. "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” cümlesi, bir tanımdan öte bir inşa iradesiydi. Millet; aynı kaderi paylaşanların, aynı bayrak altında geleceğe yürümeyi kabul edenlerin ortak adıdır.

Tam bağımsızlık, tek millet, tek dil, tek bayrak bunlar birer slogan değil, varoluş iradesiydi. Ancak bu irade, Gazi’nin vefatından sonra aynı berraklıkla sürdürülemedi.

Millî Şef dönemi, Türk siyasi tarihinin en tuhaf çelişkisini barındırır. İsmet İnönü döneminde devletin refleksleri ile kurucu fikrin yönü arasında dikkat çekici bir gerilim oluştu.

Devlet, bir yandan M. Kemal’in mirasını temsil ettiğini iddia ederken; diğer yandan bu mirasın merkezinde yer alan milliyetçilik anlayışına mesafeli bir tutum geliştirdi.

Atatürk’ün resmi paralardan indirildi. Bozkurt sembolleri devlet dairelerinden ve zihinlerden kazındı. Fakat bunlar görünen yaralardı. Asıl yara derindeydi; Moskova’ya şirin görünmek adına komünist sızmalara kapı aralanırken, Türk kimliğini sahiplenen genç münevverler ırkçı-turancı yaftasıyla devlet düşmanı ilan edildi.

Merhum Nihal Atsız, devletin en kilit makamlarına sızan komünist kadrolaşmayı isim isim deşifre eden ve Başbakan Saraçoğlu’nu Türk milliyetçiliğine sahip çıkmaya çağıran millî uyarı niteliğinde mektuplar yazdı.

Mektupların özünde; Millî Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere devlet kurumlarındaki millî ruha aykırı faaliyetlerin durdurulması talebi ve Türk vatanında Türklüğün hor görülmesine karşı yükseltilen sert bir münevver itirazı vardı...

Hükûmetin cevabı, mektuptaki vahim iddiaları incelemek yerine, bu hakikatleri haykıran Atsız’ı susturmak ve siyasi güçle ezmek oldu... Mektupta ismi geçen Sabahattin Ali’nin, Atsız’a açtığı hakaret davası, kısa sürede bir fikrî tasfiye sürecine dönüştü.

3 Mayıs 1944’te Ankara’da yükselen gençlik hareketi ise bu tasfiyeye karşı bir refleksti. O sabah Ankara Garı’ndan adliye koridorlarına taşan o gençlik, bir imtiyaz talep etmiyordu. Onlar, bir kimliğin silikleşmesine, bir fikrin geri çekilmesine karşı duruyordu. İşte tam da bu yüzden, 3 Mayıs bir protestodan çok daha fazlasıdır; bir hafıza uyanışıdır.

Ve devlet, bu talebi anlamak yerine bastırmayı tercih etti...

Olayların büyümesi üzerine Millî Şef İsmet İnönü, 19 Mayıs 1944’te yabancı ideolojilere şirin görünmek uğruna bir gençlik bayramının sabahında onları kurban seçmişti...

Millî Şef henüz mahkemesi süren, devletinin kuruluş harcını savunan evlatlarını, fesatçı ve vatan haini ilan etti...

Türk siyasi tarihinde 3 Mayıs’ı diğer gençlik hareketlerinden ayıran temel fark Türkiye’de gençlik çoğu zaman sokağa çıktığında düzeni sarsan, kriz üreten ya da yön arayan bir enerji olarak görülmüştür. Oysa 3 Mayıs 1944’te Ankara’da yükselen o gençlik, bir iktidarı devirmek ya da yeni bir düzen kurmak için değil; devletin zaten sahip olduğunu düşündüğü kurucu ruhu hatırlatmak için ayağa kalktı. Bu yönüyle 3 Mayıs, bir başkaldırıdan çok bir hatırlatmadır. Ne bir hükûmeti düşürdü ne de bir siyasi sonuç üretti; devlet ile millî kimlik iddiası taşıyan gençlik arasında derin bir fay hattını görünür kıldı. O gün sokağa çıkanlar, ithal ideolojilerin değil, bu toprakların tarihsel hafızasının sesi oldu.

Ardından gelen haksız tutuklamalar ve tabutluklar olarak anılan hücreler, bu gerilimin en sert tezahürü oldu.

Atsız, Alparslan Türkeş, Zeki Velidi Togan ve nicesi İstanbul Emniyeti’nin bodrumlarındaki o tabutluklara kapatıldı. Beş yüz vatlık lambaların altında, insanın sadece dik durabildiği o beton oyuklarda, Türk milliyetçiliği bir sınavdan geçti.

Fakat o tabutluklarda tahakküm vardı, teslimiyet yoktu; tehdit vardı, tereddüt yoktu. Tabutluklarda bir fikir bastırılmak istendi.

Ama o fikir orada daha da sertleşti...

3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin yalnız bir fikir cereyanı olarak kalmayıp; bir ahlak, bir şahsiyet ve bir mücadele disiplini hâline geldiği milattır.

O gün mahkeme salonlarında direnenler, Türk kimliğini sosyalizme ezdirmemek, İslam’ı komünizme çiğnetmemek için tek yürek olmuşlardı. Atsız’ın "Delinse yer, çökse gök..." mısraları, bir mahkûmun tesellisi değil, bir karakterin ilanıydı... 3 Mayıs’ta sokağa taşan o gençliğin ruhunda, Malazgirt’in tekbiri ile Tuna’nın hazin akışı birleşmişti.

Seksen iki yıl sonra bu tarihe bakmak neden hâlâ zaruridir? Çünkü bir devletin kendi kuruluş felsefesine yabancılaşabileceğini, millî kimliği savunanları suçlu ilan edebileceğini bize 3 Mayıs gösterdi... Bugün de Türk milliyetçiliğini geçmişe hapsetmeye çalışanlarla, onu hamasi sloganlara indirgeyenler aynı yanılgıdadır. Oysa milliyetçilik, bir milletin hafızasıdır.

3 Mayıs bir bayram değildir;

bir anmadır,

bir hesaplaşmadır,

bir aynadır,

bir hatırlatmadır...

Bu yüzden 3 Mayıs bir hatırlatmadır.

Devlete, kendi kurucu fikrini unutmaması gerektiğini…

Topluma, hafızasını kaybettiğinde yönünü de kaybedeceğini…

Ve herkese, bazı fikirlerin tabutluklara sığmayacak kadar büyük olduğunu hatırlatır.

Tabutluklarda öldürülemeyen fikirler, en uzun yaşayan fikirlerdir...

Gökte güneş kararmadıkça, ay yere düşmedikçe, bu fikir tabutluklara sığmayacak, bu meşale sönmeyecektir.

Başbuğ Alparslan Türkeş’in, Nihal Atsız’ın ve tüm 3 Mayıs kahramanlarının aziz ruhları şâd olsun. Türk ve Türkiye Yüzyılı, bu sarsılmaz iradenin omuzlarında yükselecektir.

Ne mutlu Türk’üm diyene!

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...