Tarih, kırılma anlarını sevmez; onları gömer, üzerini örter ve unutturur. Ancak devlet aklı dediğimiz rasyonel mekanizma, bu anları en ince ayrıntısına kadar hatırlamak zorundadır. Çünkü unutulan her kırılma, bir sonraki toplumsal yıkımın ve stratejik çöküşün zeminini sessizce döşer.
4 Kasım 1995...
Tel Aviv, Krallar Meydanı... Üç el silah sesi...
Orta Doğu’nun belki de en gerçekçi, en elle tutulur barış ihtimali, İzhak Rabin’in bedenine sıkılan o kurşunlarla birlikte tarihin tozlu ve soğuk zeminine düştü...
O geceyi doğru okumak; bugün Gazze’nin molozları arasında yankılanan mazlum çığlıkları, Batı Şeria’nın işgal duvarlarını ve bölgenin her köşesine sıçrayan yangının asıl kaynağını anlamaktır.
Zira o mermiler tek bir siyasetçiyi değil, bölgenin rasyonel siyaset üretme kapasitesini hedef almıştı.
1993’te Washington’da imzalanan Oslo Anlaşmaları, ABD Başkanı Bill Clinton’ın ev sahipliğinde, İsrail Başbakanı İzak Rabin ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat arasında, Norveç’in gizli diplomatik temaslarıyla şekillenen ilk ciddi müzakere zeminiydi. Formül son derece basitti; Toprak karşılığı barış. İsrail 1967’de işgal ettiği Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’ten çekilecek, Filistin kademeli olarak kendi yönetimini kuracaktı.
Rabin, bu zorlu sürecin mimarıydı. Ancak yanılmayalım; Rabin romantik bir barış elçisi ya da bir hayalperest değildi. Aksine, ömrü cephelerde geçmiş, sertliğiyle maruf eski bir genelkurmay başkanıydı. Onu o masaya oturtan şey soyut bir idealizm değil; İsrail’in uzun vadeli bekası için bu kronik çatışmanın artık taşınamaz bir yük hâline geldiğini hesap eden devlet aklıydı.
Oslo hayatta kalma stratejisiydi. Fakat bu rasyonel hesap, küresel siyonist hareketin şahin kanadı tarafından varoluşsal bir tehdit olarak kodlandı. Filistin devletine giden her yol, Büyük İsrail projesinin önündeki en büyük engeldi. İşte bu noktada o ihanet dili örgütlendi, nefret siyaseti üretildi, Rabin iç düşman ilan edildi.
Ve ardından suikast geldi.
Şin Bet ve güvenlik zaafının karakutusu
Suikast gecesi yaşananlar, bugün bile tarihin en karanlık parantezlerinden biridir. İsrail’in efsanevi iç istihbarat servisi Şin Bet, kendi başbakanını koruyamadı mı, yoksa korumak mı istemedi? Suikastçı Yigal Amir’in bağlı olduğu radikal yapılara sızmış ajanların varlığı, o gece Rabin’in etrafındaki akılalmaz güvenlik boşlukları ve sonrasında hızla kapatılan soruşturma dosyaları...
Bunlar münferit ihmaller değil, İsrail aklının şahinleşme operasyonunun ön hazırlıklarıydı. Rabin’in tasfiyesi, aslında bir zihniyetin tasfiyesiydi.
Rabin’in ölümünden sonra açılan siyasi boşluk, katil Netanyahu’nun siyaset sahnesine kalıcı olarak yerleşmesi için gereken zemini sağladı.
Netanyahu, Oslo Anlaşmalarını bir kâğıt parçası gibi yırtıp atacak kadar dürüst bir düşman bile değildi… O, çok daha sinsi ve makyavelist bir yöntemi seçti... Barışı içeriden çürütmek. Oslo’nun ruhuna el koydu, içini boşalttı ve Rabin’le birlikte can veren o barış ihtimalini kendi siyasi ikbalinin payandası hâline getirdi.
Güvenlik sağlanmadan tek bir adım atılmaz doktrini, aslında güvenliği tesis etmek için değil, barışı sonsuza dek ertelemek için bulunmuş bir siyasi oyalama aygıtı idi. Çatışma, katil Netanyahu'nun iktidarda kalmasının yegâne yakıtıdır. Barışı bir hedef olmaktan çıkarıp, bitmek bilmeyen bir güvenlik bürokrasisi ve korku imparatorluğu inşa ederek; kendi koltuğunu bölgenin enkazı üzerine sabitledi. Onun nezdinde barışın tesisi, kendi siyasi kariyerinin tasfiyesi demekti; bu yüzden bölgeyi ateşe atmayı, masaya oturmaya tercih etti.
Bu, bilinçli bir siyasi tasarımdı...
Masada tek bir muhatap bırakmamak..!
Filistin siyasetini Fetih–Hamas ayrışmasıyla parçalı, zayıf ve kalıcı biçimde yönetilebilir tutmak…
Bağımsız, egemen ve tam yetkili bir Filistin devletinin doğmasını engellemek…
İşgalin geçici değil, kalıcı bir düzene dönüşmesini sağlamak…
Çünkü;
muhatabı olmayan hak talep edemez,
hak talep edemeyen direniş üretir,
direniş üreten terörist ilan edilir...
İşte bu yüzden mesele yalnızca bir hükûmet değil, hukuku tanımayan, uluslararası meşruiyeti hiçe sayan,
işgali kalıcılaştıran ve soykırımı savaş yöntemi hâline getiren sistematik bir tahakküm düzenidir.
Yigal Amir bugün hâlâ cezaevinde.
Ama o kurşunların açtığı yol kapanmadı.
Katil Netanyahu ise aynı hattın devamında, farklı araçlarla aynı siyaseti sürdürüyor; tüm dünyanın gözleri önünde büyük bir halkı yok ediyor, savaş suçu işliyor... Uluslararası mahkemelerde yargılanmaya çalışılırken müttefikleri tarafından diplomatik olarak korunuyor ve silahlandırılıyor...
Fark bu kadar basit... Ve bu kadar vahim...
Peki çözüm nerede?
Çözüm, bir ateşkes takvimine ya da diplomatik müzakere metinlerine indirgenmiş teknik bir mesele değildir... Asıl mesele, bu düzenin adını doğru koyabilmektir. Çünkü bir gerçeklik doğru tanımlanmadığı sürece yönetilir; doğru tanımlandığında ise hesap sorulabilir hâle gelir.
Bu bir güvenlik politikası değil; İsrail'in işgal ve genişlemesiyle bölgesel dengeleri doğrudan etkileyen bir güvenlik ve beka meselesidir.
Bugün Türkiye’nin Filistin meselesindeki tavrı da bu noktada yalnızca vicdani değil, aynı zamanda stratejik bir duruşa işaret etmektedir.
Çözüm net; 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan iki devletli bir yapının uluslararası hukuk zemininde tesis edilmesi.
Bunun dışındaki her denklem, yalnızca krizi erteleyecektir…

