Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Söğütözü'nden Güvenpark’a: Yıkımı dışarıda arayanl...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Siyasetin en acımasız hakemi ne seçim sandığıdır ne de rakipleridir: Tarihtir...

Ve tarih, bugünlerde Cumhuriyet’in kurucu partisine oldukça sert sorular sormakta:

Cumhuriyet’in kurucu partisi bugün kendi tarihinin, tarihsel misyonunun ve bu milletin neresinde duruyor?

Bir tarafta Genel Merkez önünde, arkasından hançerlendiğini söyleyen eski bir genel başkan; diğer tarafta meydanlarda kendi partililerine “ele geçirilmiş binalar” suçlaması yönelten mevcut yönetim.

Bir tarafta “ihanet, rüşvet ve FETÖ” ithamları, diğer tarafta “kayyım, mutlak butlan ve meşruiyet” tartışmaları… Siyasal bir trajedi, Türk milletinin gözleri önünde sahneleniyor...

Bütün bunlar yaşanırken Türkiye ise çevresindeki krizlerle, yeni jeopolitik denklemlerle ve küresel güç mücadeleleriyle uğraşıyor.

Böylesine kritik bir dönemde ana muhalefet partisinin verdiği görüntü yalnızca siyasi bir tartışma değil, aynı zamanda siyaset kurumunun niteliği açısından da düşündürücü bir tablo ortaya koyuyor.

Tarihin aynasındaki büyük tenakuz

Tarih bazen çok acımasızdır. Çünkü geçmiş, bugünü sürekli sorgular ve hak edilmeyen mirasların hesabını er ya da geç sorar. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu parti, bir zamanlar savaş meydanlarından çıkmış bir devlet aklının, küllerinden doğan bir nizamın siyasi taşıyıcısıydı. O parti; yokluk dönemlerinde bütçe yaptı, kurum inşa etti, üniversite kurdu, sanayi planları hazırladı, Cumhuriyet’in kurumsal omurgasını ördü ve tavizsiz bir dış politika yürüttü. Çünkü o günün kadrolarında şahsi ikballeri aşan "önce devlet, önce millet" şuuru, bir karakter asaleti vardı.

Bugün ise kamuoyunun önüne çıkan manzara farklıdır: Kurultay kavgaları, delege tartışmaları, mahkeme koridorları, parti içi hesaplaşmalar ve karşılıklı ağır suçlamalar…

Bugün ise aynı parti hakkında kamuoyunun, aziz milletimizin duyduğu, medyaya düşen başlıklar bambaşka bir sefalete işaret ediyor; kurultay kavgaları, delege pazarlıkları, mahkeme koridorları, kaset operasyonları, parti içi hesaplaşmalar ve birbirinin gözünü oymaya hazır kliklerin karşılıklı ağır suçlamaları…

Aslında mesele sadece bir koltuk, bir tabela ya da basit bir tüzük maddesi meselesi de değil. Mesele çok daha derin...

Çünkü siyasi partiler yalnızca seçim kazanmak veya kişisel kariyerlere altlık oluşturmak için kurulmazlar!..

Partiler aynı zamanda ülke yönetme iddiasının, devlet yönetme ciddiyetinin yetişme ocakları ve siyasi omurgasıdır...

Şimdi sormak gerekir:

Bir siyasi hareket kendi içinde meşruiyet tartışmalarını çözemiyorsa yarın ülkeye nasıl istikrar vadedecektir?

Kendi içinde uzlaşma sağlayamayıp bayram gününü bile hesaplaşmaya dönüştürüyorsa topluma nasıl birlik çağrısı yapacaktır?

Birbirini en ağır ithamlarla suçlayan kadrolar, vatandaşın güvenini nasıl yeniden tesis edecektir?

Bu sorular yalnızca CHP için değil, Türk siyasetindeki bütün hareketler için önemlidir. Ancak kurucu parti sıfatını taşıyan bir yapı söz konusu olduğunda beklenti doğal olarak daha yüksek... O miras, pavyon masalarında pazarlık konusu yapılacak ya da sokak ortasında jeneratör teli kesme basitliğine indirgenecek bir malzeme değildir.

Siyaset dilinin sefaleti

Bugün yaşanan tartışmalarda dikkat çeken en önemli unsur, siyaset dilindeki sertleşmedir. Eskiden rakip partiler birbirlerini programlar ve projeler üzerinden eleştirirdi. Şimdi ise aynı partinin mensupları birbirlerini en ağır ahlaki suçlamalarla hedef alıyor.

Yıllardır Türkiye’nin yönetilemediğini söyleyenlerin, bugün kendi genel merkezlerini ve kendi kurultay süreçlerini tartışıyor olması siyaset tarihimizin en dikkat çekici çelişkilerinden biri olarak kayda geçiyor.

Bir dönem “kurumlar çalışmıyor” diyenler, bugün kendi kurumlarının meşruiyetini konuşuyor.

Bir dönem “sandık güvenliği” tartışması yürütenler, bugün kendi kurultay sandıkları üzerindeki iddialarla karşı karşıya kalıyor.

Tarih gerçekten de güçlü bir mizah duygusuna sahip ama bu milletin feda edecek tek bir saniyesi bile yok. Türkiye’nin, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürütülen o büyük küresel hamlelere, Sayın Devlet Bahçeli’nin her fırsatta vurguladığı "Önce Ülkem ve Milletim" şuuruna ayak uydurabilecek, yerli ve millî bir muhalefet anlayışına da ihtiyacı vardır. Muhalefetin bu denli ahlâki ve hukuki bir sefalete düşmesi, enerjimizi boşa harcamaktadır.

Bu nedenle dün Ankara sokaklarında sahnelenen bu "orta oyunu", yalnızca CHP’nin bir iç meselesi değil, Türk siyasal hayatının nitelik kaybı sorunudur.

İtibarın bedeli

Bir tarafta; enerji koridorlarını yöneten, millî muharip uçaklarını gökyüzüyle buluşturan, küresel diplomatik oyun kuran ve "Türkiye Yüzyılı" vizyonuyla kenetlenmiş Cumhur İttifakı'nın sarsılmaz bir iradesi...

Diğer tarafta ise; kendi genel merkezinin elektriğini bile açık tutamayan, sokaklarda birbirine "hain" diye bağıran, şaibeli paralar ve delege pazarlıklarıyla savrulan bir ana muhalefet manzarası...

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında siyaset, devletimizin bu devasa büyüklüğünü ve kurucu mirasın ağırlığını taşıyabilecek yerli ve millî bir vizyon üretebilecek midir?

Yoksa tarih, kurduğu yapıyı kendi çıkardığı bu kaosla baş başa mı bırakacaktır?

Devasa binalar inşa edilir, meydanlar anlık kalabalıklarla doldurulabilir, ama siyasette parayla ya da delege oyunlarıyla asla satın alınamayacak tek bir şey vardır; İtibar...

O itibar bir kez kaybedildiğinde, arkasındaki FETÖ gölgeleri ve dış icazet arayışları ifşa olduğunda, en tantanalı mitingler bile o yapının tarih önündeki yalnızlığını gizlemeye yetmez.

Türkiye, sahte kavgalarla oyalanacak bir ülke değil; istikameti belli, devlet aklı devrededir ve menzil net bir şekilde "Türk Asrı"dır...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...