Dünya, fosil yakıtların yön verdiği eski jeopolitik dengelerin çatırdayışını izlerken, küresel enerji koridorları bir kez daha büyük bir sınavdan geçiyor.
Hâlihazırda Hürmüz Boğazı’nda patlak veren ve küresel petrol ticaretinin kalbini durdurma noktasına getiren son jeopolitik kriz, uluslararası kamuoyuna çok acı bir gerçeği yeniden hatırlattı: Enerjide dışa bağımlı olan, enerji yollarını çeşitlendiremeyen ve kendi öz kaynaklarına sırtını yaslamayan ülkeler, küresel aktörlerin masasında bağımsız birer oyuncu olarak kalamazlar.
Tankerlerin rotalarının tıkandığı, boru hatlarının birer tehdit unsuruna dönüştüğü bu fırtınalı konjonktürde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yıllar önce adımlarını attığı ve kararlılıkla sürdürdüğü "Millî Enerji ve Maden Politikası"nın ne denli büyük bir vizyoner devlet aklı ile inşa edildiği bugün çok daha net anlaşılmaktadır.
Küresel enerji piyasalarına yön veren uluslararası saygın kurumların ve analitik akılların da sıklıkla vurguladığı üzere; dünyada artık eski enerji ezberleri tamamen çökmüştür. Bugün yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak, sadece romantik bir iklim hassasiyeti veya çevresel bir tercih değildir; küresel piyasalarda en ucuz, en güvenli ve en rasyonel ekonomik opsiyondur.
İşte tam da bu küresel gerçeğin kalbinde, dün Ankara’da tarihî bir milada şahitlik ettik. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın teşrifleriyle gerçekleştirilen "Yenilenebilir Enerji Yatırımları Toplu Açılış Töreni", Türkiye’nin kendi göbeğini kendisinin kestiğinin, enerjide tam bağımsızlık mührünü vatan topraklarına kazıdığının en somut ilanıydı.
Girişim değeri tam 6 milyar doları bulan, toplamda 8 bin 200 megavatlık devasa bir kapasiteye sahip olan güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve jeotermal tesisleri, Türkiye’yi küresel krizlerin dalga boylarından koruyan yeşil bir zırh niteliğinde...
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Alparslan Bayraktar’ın paylaştığı veriler, bu alandaki sessiz devrimin boyutlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Sadece güneş enerjisinde son 13 yılda sıfırdan başlayıp 26 bin 769 MW’lık bir kurulu güce ulaşmış durumdayız.
Dahası, bu yılın sonunda güneş enerjisi kapasitemiz, ülkemizin geleneksel gücü olan hidroelektrik kapasitesini de geride bırakarak toplam kurulu güçte zirveye yerleşecek.
Son 10 yılda yenilenebilir kaynaklı elektrik üretimini tam üç katına çıkaran bir Türkiye var karşımızda.
Dünyanın dev ekonomileri bile enerji krizleriyle sarsılırken, Türkiye’nin bu büyük atağı tüm dünyada hayranlıkla izleniyor. Bu hamle, sadece bir başarı değil; zor zamanlarda kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bir Türkiye gerçeğidir.
Devreye giren her bir megavat yerli güç, Hürmüz’deki bir krizin Türk sanayisine ve hanesine ulaşmasını engelleyen birer ekonomik kalkan.
Ancak küresel enerji vizyonunun en temel kurallarından biri, yumurtaları asla aynı sepete koymamaktır.
Tam da bu stratejik mantıkla, yenilenebilir enerjinin doğası gereği barındırdığı kesintililik yani rüzgârın esmediği, güneşin açmadığı anlardaki şebeke istikrarsızlığı riski, Türkiye’nin bir diğer devasa hamlesi olan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) ile bertaraf ediliyor.
Yenilenebilir enerji ve nükleer enerji, birbirinin alternatifi değil; tam aksine bu ülkenin enerji omurgasını oluşturan iki stratejik ortaktır.
Akkuyu gibi bir dev, 7 gün 24 saat kesintisiz ve hava şartlarından bağımsız üreteceği baz yük ile şebekenin sigortası olurken; açılışı yapılan rüzgâr ve güneş santralleri ise ülkemizin dinamik kas yapısını oluşturuyor.
Nükleer enerjinin şebekeye sağladığı bu muazzam istikrar sayesindedir ki, bugün sisteme korkusuzca daha fazla yenilenebilir enerji yatırımı entegre edebiliyoruz.
Bu entegrasyonun bir diğer kritik ayağı ise küresel ticaret savaşlarında elimizi güçlendirmesidir.
Dünya, fosil yakıtların jeopolitiğinden kritik minerallerin ve yeşil teknolojilerin jeopolitiğine hızlı bir geçiş yapıyor.
Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) gibi yeşil ticaret duvarları sanayimizin kapısına dayanmışken, bugün devreye giren 6 milyar dolarlık bu temiz enerji altyapısı Türk ihracatçısının en büyük can simididir.
Biz bu yatırımlarla sadece doğayı korumuyor, aynı zamanda fabrikalarımızın Avrupa pazarlarındaki rekabet gücünü teminat altına alıyor, dövizimizin yurt içinde kalmasını sağlayarak cari açığın panzehrini üretiyoruz.
Türkiye Ulusal Enerji Planı’ndaki projeksiyonlarımıza göre, elektrik tüketimimizin 2025’te 380,2 TWh, 2030’da 455,3 TWh ve 2035’te 510,5 TWh seviyelerine ulaşması bekleniyor.
Bu devasa büyüme iştahını fosil yakıtlarla karşılamaya kalkmak ekonomik bir intihar olurdu. İşte bu yüzden, termal santrallere olan bağımlılığı kademeli olarak azaltarak nükleer ve yenilenebilir enerjiyi ikiz motor olarak kullanmak, bizi 2035 Net Sıfır Emisyon hedefimize adım adım yaklaştırıyor.
Bu çerçevede; Hürmüz Boğazı’nda yükselen tansiyon tüm dünyaya bir kez daha ilan etmiştir ki, enerji sadece bir tüketim maddesi değil, ulusal egemenliğin en birincil cephesidir. Zamanında atılan adımlarla, boru hatları çeşitliliğiyle, Akkuyu ile ve en önemlisi dün açılışı yapılan 8 bin 200 megavatlık dev yerli kaynak paketleriyle Türkiye, bu fırtınalı küresel iklimde rotasını güvenle çizen bir gemidir.
Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde atılan bu 6 milyar dolarlık imza, Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılık zincirlerini eriterek, kendi geleceğini kendi rüzgârı, güneşi ve nükleer teknolojisiyle inşa etme iradesinin en asil vesikasıdır.

