Uluslararası ilişkileri, liderlerin anlık çıkışlarından çok devletlerin kurumsal hafızası üzerinden okumak her zaman daha doğru olmuştur. Basın toplantılarında kurulan bazı cümleler, dönemsel iç siyasetin yankılarını taşıyabilir; ancak devletlerin gerçek politikaları, bu söylemlerin ötesinde, sessiz ve kararlı bir işleyişle şekillenmektedir.
Ankara’daki NATO temasları sırasında ABD Başkanı Donald Trump’ın “Türkiye benim sayemde İsrail’le savaşa girmedi” çıkışı tam olarak bu kapsamda duruyor.
Ancak mesele bir polemik üretmek veya kişileri hedef almak değil, Amerikan siyaset tarzıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet aklı arasındaki o temel farkı doğru okuyabilmek.
Trump’ın öngörülemez siyasi üslubunu artık ezberledik... Uluslararası ilişkileri kurumsal mekanizmaların karmaşıklığı üzerinden değil, liderler arasındaki kişisel temaslar ve kendi terminolojisiyle anlaşma yapma pratikleri üzerinden anlatmayı seviyor.
İç kamuoyuna yönelik söylemlerinde, jeopolitik süreçleri kişisel diplomatik başarılara tahvil etmesi onun temel stratejisi.
Bu yönüyle “Türkiye benim sayemde savaşa girmedi” ifadesi, diplomatik literatürde ileri bir cümle olarak sınıflandırılabilecek, siyasi retoriğin sınırlarını zorlayan bir tanımlamadan öteye geçmiyor.
Ancak sahadaki kurumsal gerçeklik, bu söylemden oldukça farklı. Nitekim Ankara’daki resmî kaynaklardan edindiğim görüş de bu doğrultuda net bir tablo ortaya koyuyor:
Türkiye, kendi millî güvenliğiyle ve dış politikasıyla ilgili kararları tamamen bağımsız bir şekilde sadece kendisi alır. Ankara'ya dışarıdan herhangi bir telkin yapılması, yönlendirmede bulunulması kesinlikle söz konusu dahi olamaz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin İsrail’le askerî bir çatışmaya girmek gibi bir devlet politikası hiçbir dönemde olmadı.
Ankara, Gazze krizinin ilk gününden itibaren İsrail’in saldırılarını en güçlü şekilde eleştirirken, aynı zamanda bölgesel savaş riskinin kontrolden çıkmaması için yoğun bir diplomatik set çekti.
Türkiye, yeni bir bölgesel çatışmanın sadece taraf ülkeleri değil, bütün Orta Doğu’yu ve küresel güvenlik mimarisini tahrip edeceğinin farkındaydı.
Dolayısıyla izlenen politika, askerî tırmanmayı teşvik eden değil; caydırıcılığı önceleyen, krizin genişlemesini engelleyen aktif ve rasyonel bir diplomasiydi.
Ankara’nın ortaya koyduğu çerçeve oldukça net: Türkiye Cumhuriyeti, millî güvenliği, dış politikası ve bölgesel stratejileriyle ilgili kararlarını yalnızca kendi devlet aklı, kurumları ve millî çıkarları doğrultusunda alır. Ankara’ya dışarıdan bir telkinde bulunulması, güvenlik politikalarının başka başkentlerin süzgecinden geçmesi veya karar süreçlerinin dış yönlendirmelerle belirlenmesi gibi bir senaryonun, Türk devlet pratiğinde karşılığı yok.
Türkiye’nin ne zaman diplomatik inisiyatif alacağına, ne zaman caydırıcılığını öne çıkaracağına ve hangi güvenlik reflekslerini geliştireceğine yalnızca Ankara karar verir. Karar merkezi değişmedi; karar merkezi Ankara’dır.
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın önceki gün TRT ekranlarında yaptığı açıklamalarına baktığımızda da aynı stratejik bağımsızlık vurgusunu görüyoruz.
Türkiye, millî güvenliği söz konusu olduğunda asla alternatifsiz kalmıyor. Diplomaside, savunma sanayiinde ve bölgesel güvenlik mimarisinde seçeneklerini sürekli geliştiren, kararlarını kendi öncelikleri doğrultusunda tahkim eden bir aktör.
Peki, Trump’ın bu ifadeleri boşlukta mı?
Bu tabloyu, anlık bir siyasi okuma olarak değerlendirmek daha sağlıklı.
Bugün “Türkiye savaşa girmedi” şeklinde özetlenen tablo, dışarıdan gelen bir telkinin değil; Ankara’nın yürüttüğü önleyici diplomasi, stratejik öngörü ve caydırıcı devlet aklının somut bir sonucu.
Trump’ın bu tabloyu kendi iç siyasi retoriğinin parçası hâline getirmesi, bu köklü gerçeği değiştirmiyor.
Türkiye-ABD ilişkileri bugün yeni ve daha yapıcı bir sürece evrilmektedir.
Savunma sanayii, CAATSA yaptırımları, F-35 dosyası ve bölgesel güvenlik başlıklarında yeniden diyalog kanallarının açılması, rasyonel zemini güçlendiriyor.
Böyle bir iklimde, liderlerin iç siyasete dönük anlık söylemlerini, devletlerin tarihsel süreklilik arz eden politikalarının önüne koymak eksik bir okuma olur.
Nitekim konuya dair ulaştığımız Millî Savunma Bakanlığı kaynakları, sürecin henüz netleşmediğini ve alternatifler üzerindeki teknik ve diplomatik çalışmaların titizlikle sürdüğünü belirtiyor.
Resmî çerçevenin çizdiği bu temkinli sınırın ötesinde ise açık kaynaklara yansıyan "Körfez/Dubai" formülü, şu an için masadaki en güçlü ve en ciddi senaryolardan biri olarak ağırlığını korumaya devam ediyor.
Sonuç olarak mesele tek bir cümleden ibaret değil.
Mesele, Türkiye’nin stratejik özerkliğinin ve karar alma kapasitesinin doğru anlaşılması.
Türkiye ne başkalarının yönlendirmesiyle hareket eden bir ülke ne de güvenlik politikalarını dış telkinlerle dizayn ediyor.
Müttefikleriyle konuşuyor, diplomasiyi en üst düzeyde yürütüyor, ortaklıklar geliştiriyor; ancak nihai kararını her zaman kendi merkezinde veriyor.
Çünkü Türkiye’nin güvenlik kararlarının merkez üssü dün olduğu gibi bugün de Ankara.
Liderlerin retorikleri zamana ve iç siyasetin ihtiyaçlarına göre değişebilir; ancak Türk devlet aklının temel ilkesi değişmiyor: Millî güvenliğe dair kararları yalnızca Türk devleti alır ve uygular.

