Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Asya-Pasifik’te Türkiye’nin stratejik açılımı
0:00 0:00
1x
a- | +A

Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde şekillenen çok boyutlu Türk dış politika vizyonu, Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Singapur, Endonezya, Güney Kore ve Bangladeş’i kapsayan 1-6 Haziran Asya-Pasifik turuyla yeni bir jeopolitik evreye taşınmış; Türkiye’nin küresel mimarideki konumunu çok kutuplu dünya düzenine göre yeniden tanımlayan irade, bu ziyaretlerle sahaya doğrudan yansımıştır.

IMF verilerine göre 2030 itibarıyla küresel GSYİH’nin yüzde 50’sinden fazlasının Asya-Pasifik bölgesinde üretilmesi beklenmektedir.

Bu tablo, ekonomik ağırlığın Batı merkezli düzenden Asya merkezli bir yapıya kaydığını açık biçimde göstermektedir. Yarı iletken tedarik zincirinin kritik düğümü Tayvan Boğazı’nda yoğunlaşırken, kritik mineral rezervlerinin önemli bir bölümü Endonezya, Avustralya ve Kongo hattında... Dolayısıyla yeni dönemde güç, yalnızca coğrafi üstünlükle değil; tedarik zincirlerini kontrol etme kapasitesi, veri akışlarına hâkimiyet, kritik minerallerin erişimi ve yüksek teknoloji ekosistemlerinin yönetimi üzerinden tanımlanmaktadır.

Türkiye bunu çok iyi okuyor. Dolayısıyla bu okuma bir eksen kayması değil tam aksine, eksenin çok merkezli bir dünya gerçeğine uyarlanması...

Singapur: Jeopolitik akıl ve iletişim diplomasisi

Turun ilk durağı Singapur, jeopolitik bir röntgen gibiydi... Yüz ölçümü küçük, nüfusu kısıtlı, askerî gücü ise hayli mütevazı… Ancak Singapur, haritadaki bu cüssesinden çok daha büyük bir jeopolitik ağırlığa sahip. Hint Okyanusu ile Pasifik’i birbirine bağlayan Malakka Boğazı’nın kapı nöbetçisi olan bu ada devleti, küresel ticaretin âdeta şah damarı. Dünya ticaretinin devasa bir yükünü sırtlayan bu coğrafi kavşak, aynı zamanda Asya-Pasifik’in hem finansal kalbi hem de diplomasi trafiğini yönlendiren en kritik çekim merkezlerinden biri.

Singapur’un ASEAN içindeki kurumsal ağırlığı, Türkiye’nin Asya-Pasifik açılımında stratejik bir kaldıraç işlevi görmekte. Sayın Fidan’ın bu duraktaki mesajı zaten salt ekonomik parametrelerle sınırlı olmayıp tamamen jeopolitik bir irade beyanı niteliğindeydi.

Tam da bu noktada IISS Raffles Lectures kürsüsü, söz konusu vizyonun entelektüel zeminini tahkim etti. Kırılgan fay hatlarının kestiği günümüz dünyasında jeopolitik güç; artık yalnızca askerî kapasite ya da ekonomik büyüklükle ölçülmüyor. Uluslararası iletişim diplomasisini yönetebilme, küresel akla kendi tezlerini filtresiz ve doğrudan anlatabilme yeteneği, asıl stratejik üstünlüğü belirliyor. Singapurlu mevkidaşı Balakrishnan’ın, Türkiye’nin ASEAN’da "Tam Diyalog Ortaklığına" yükselme talebine verdiği açık destek, Ankara’nın bu yeni iletişim ve güç mimarisindeki yerinin kurumsal bir tescilidir.

Endonezya: Eşitler arası savunma ekosistemi

Ziyaretin savunma ayağında ise sahne tamamen Endonezya’nındı. Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna ve G20 ağırlığına sahip bu dev takımada, Ankara için sadece büyük bir pazar değil, aynı zamanda küresel sahada güçlü bir meşruiyet alanı.

Ocak 2026’da hayata geçirilen 2+2 (Dışişleri ve Savunma Bakanları) mekanizması, iki ülke arasındaki ilişkileri klasik satıcı-müşteri kalıbından çıkararak ortak bir savunma ekosistemine dönüştürmüş durumda.

Türkiye, Cakarta’ya savunma sanayisi teknolojisi aktarırken bir bağımlılık ilişkisi üretmemekte; bunun yerine eşitler arası bir iş birliği zemini inşa etmektedir. Öngörülen 10 milyar dolarlık ticaret hacmi ise yalnızca bir ekonomik hedef değil, ASEAN’ın en büyük ekonomilerinden biriyle Türkiye arasında kurulan stratejik bağın kurumsallaşma ifadesidir.

Güney Kore: Teknolojik egemenlik ve stratejik hafıza

Türk dış politikasında bugünü anlamlandırmanın yolu, hafızayı tazelemekten geçmekte. Hatırlanacağı üzere 2014 yılında Güney Kore, Batı ve NATO kaynaklı örtülü baskıların da etkisiyle Altay tankı projesine güç grubu ihracını ertelemiş; bu durum savunma sanayisi alanında yıllara sari gecikmelere yol açmıştı. Ancak 2021 itibarıyla bu eşik aşılmış ve Seul, Türkiye’nin en kritik teknoloji ortaklarından biri hâline gelmiş.

Sayın Fidan’ın Seul ziyareti, bu stratejik hafızanın üzerine inşa edildi. Gündemin merkezinde yer alan nükleer enerji, yeni nesil batarya sistemleri, biyoteknoloji ve yarı iletken ortaklıkları; Türkiye’nin teknolojik egemenlik doktrininin içini dolduran somut başlıklar.

Ankara artık küresel tedarik zincirlerinin yalnızca son kullanıcısı ya da pazarı olmanın ötesine geçerek, bu zincirlerin üretim aşamasında da stratejik bir konum inşa etmektedir. Hakan Fidan’ın Korea University’deki hitabı da bu bağlamda okunmalı. Küresel yönetişimin geleceğini akademik bir platformda masaya yatırmak; Türkiye’nin orta güç kimliğini salt ekonomik ve askerî cüsse üzerinden değil, fikir ve kavram üretme kapasitesi üzerinden de tahkim etme çabasının yapı taşıdır.

Bangladeş: İnsani diplomasinin küresel eksenle buluşması

Turun son durağı Bangladeş, Başbakan Tarık Rahman ile görüşen Fidan'ın masasında ticaret, enerji, tekstil ve savunma sanayisi iş birlikleri vardı.

Ama bu turun Bangladeş ayağının asıl jeopolitik kıymeti başka bir temas noktasında saklı: BM 81. Genel Kurul Başkanlığına seçilen Dışişleri Bakanı Dr. Khalilur Rahman ile yürütülen vizyon diyaloğu. BM'nin en üst diplomatik kürsüsünü yönetecek isimle kurulan bu doğrudan hat, Türkiye için muazzam birçok taraflı kaldıraç. Gazze, Arakan meselesi, küresel kalkınma gündemi tüm bu dosyalarda Ankara'nın BM genel salonunda bir muhatabı, bir ortak sesi var artık.

Madalyonun diğer yüzünde Sağlık Bakanlığı, TİKA, Kızılay ve Diyanet Vakfı ortaklığıyla kurulan Türkiye-Bangladeş İnsani Yardım Hastanesi; 1 milyonu aşkın Arakanlı Müslüman’a sahada insani devlet kimliğinin somut nişanesi. Bu yapı salt hayırseverlik değil; Türkiye'nin Hint Okyanusu'nda kalıcı bir insani varlık üssü kurma iradesinin taş tespiti.

Gazze, Ukrayna, İran gibi krizlerde MIKTA'nın, Batı'nın tercümesi olmayan bir söylem üretme kapasitesi var. Türkiye bu kapasiteyi hem koz hem de sorumluluk olarak görüyor. Ankara'nın ara bulucu güç kimliği için MIKTA, NATO ve AB dışında nadir bulunan meşru birçok taraflı çerçeve sunuyor.

Tüm bu ziyaretlerin tamamına birlikte bakıldığında ortaya çok net bir tablo çıkıyor.

Singapur bağlantısallık diplomasisini, Endonezya savunma ekosistemini, Güney Kore teknolojik egemenlik hedefini, Bangladeş ise insani diplomasi ve çok taraflı kurumsal etkisini temsil ediyor. Bunlar birbirinden kopuk ziyaretler değil; aynı stratejik vizyonun farklı sütunları.

Türkiye'nin Asya-Pasifik'te aradığı şey tek bir cümleyle özetlenebilir; Batı olmadan da var olabildiğini kanıtlamak değil, Batı ile birlikte olduğunda daha güçlü konuşabilmek…

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...