Geçtiğimiz günlerde 23 Nisan gösterileri için sahneye çıkan minik yavrularımız mehter kıyafetleriyle mehter icra ettiler; ama asıl gürültü sahnede değil, siyasetin sığ eşiklerinde koptu...
O an, bazı CHP’li yöneticiler ayağa kalktı... Ama saygı için değil, sırtlarını dönerek!..
İlgili şahısların "Saray kültürüne özendirmeyi protesto" savunması ise meselenin sadece bir hazımsızlık değil, derin bir köksüzlük ve tarihsel bir yabancılaşma olduğunu tescil etti.
Aslında bu tavır şaşırtıcı değil; zira son dönemde CHP'li siyasilerin bu toprakların adabıyla uyuşmayan gayri ahlâki ve gayri nizami sergilediği davranışlarını hatırladığımızda, tablonun eksik parçaları tamamlanıyor. Türk kültürünün mayasıyla, bu milletin hürmet duyduğu değerlerle kurulan o sorunlu ilişki, bazen bir mezar başında bazen de bir mehter sesinde aynı refleksi veriyor... Sosyal medyaya düşen o kareler, bir anlık refleksin ötesinde; bu toprakların ruhuna, sesine ve hafızasına karşı örülen o aşılmaz duvarın ifşasıydı. Asıl soru şu; Mehter ve temsil ettiği o muazzam miras, neden bu kadar rahatsız etti?
Tarih arşivlerinde belirtildiği üzere 1299’da Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud’un Osman Gazi’ye gönderdiği bağımsızlık fermanıyla birlikte kös ve nakkâre de tevdi edilmiştir... Bu sembolik ses Osmanlı’nın devletleşme sürecinde Selçuklu’nun nevbet geleneğinden beslenerek Mehter adıyla kurumsallaşmış bir askerî musiki teşkilatıdır. Orhan Gazi döneminde sistemleşmiş, zamanla bir saray ve ordu ritüeline dönüşmüştür. Yani mesele bir müzik değil, bir devlet olma hâlidir.
Asıl anlamadıkları nokta tam da burada; O sahnede yankılanan ses, sıradan bir folklorik gösteri ya da basit bir konser değildir. Mehter, Türk devletinin hukuki ve siyasi mirasının alamet-i farikasıdır. Dolayısıyla o ritme Saray kültürü diyerek sırt dönmek, aslında devletin kurucu iradesine ve yüzyıllar ötesinden gelen o resmî mühre sırt dönmektir.
Bu ritüel yüzyıllar boyunca sürdü. Osmanlı sultanları mehteri ayakta dinledi; çünkü o ses, yalnızca bir askerî marş değil, devletin kendini hatırlama biçimiydi. Mehter savaş meydanının dış sesi değildi, bizzat savaşın parçasıydı... Gece yürüyüşlerinde susmaz, nöbeti diri tutar, kuşatmada moral üretirdi.
Silahtar Fındıklı Mehmet Ağa’nın aktardığı Viyana seferi tasvirinde; "mehterin sesi top ve tüfek gürültüsüyle birleşir, yer gök inlerdi." Bu bir metafor değil, bir imparatorluk nişanesidir. Ses burada yalnızca işitilen bir olgu değil, iktidarın bedende hissedilişinin bir tezahürüdür.
Üstelik bu reddedişin arkasında, tarihsel ve kültürel bağlamı kavrayamayan bir entelektüel daralma da vardır. Zira mesele yalnızca bir müzik formuna mesafe koymak değildir. Bugün Batı müziğinin büyük ustaları Mozart’tan Beethoven’a kadar uzanan çizgide, askerî bandoların ritmik mirasından beslenmiş bir dünya müzik geleneği vardır. Modern bando sisteminin köklerini görmezden gelip onu “sakıncalı” ilan etmek, aslında kendi tarihsel sürekliliğini okuyamamaktır.
İmparatorluk mirasını yalnızca bir ideolojik aidiyet nesnesine indirgemek ise, o muazzam birikimi kültürel derinliğiyle değil, yüzeysel bir siyasi etiketle okuyan bir zihinsel daralmanın sonucudur.
1826’ya gelindiğinde bu ses kesildi. II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı kaldırırken Mehterhane’yi de kapattı. Tarihe Vaka-i Hayriye olarak geçen bu müdahale, aslında bir hafıza mühendisliğidir... Bir gelenek susturulmuş, yerine Batı bandosu ikame edilmiştir. Donizetti Paşa ile yeni bir müzik dili kurulmuş ama eski ritmin siyasal ağırlığı hiçbir zaman yeniden üretilememiştir. Bu, yalnızca bir modernleşme hamlesi değil, aynı zamanda bir kültürel kopuştur.
Bugün meseleye buradan bakmadan Türkiye’deki kültürel gerilim anlaşılamaz.
CHP uzun yıllardır kendisini halkın partisi olarak tanımlar. Anadolu türküleri mitinglerde çalınır, yerel seçimlerde davul-zurna eşlik eder... Ancak ne hikmetse sahneye mehter çıktığında tablo değişir...
CHP’li isimlerin sırtını dönmesi tam da bu seçici yerliliğin dışa vurumudur. Bu tepki, bir müzik türüne değil; o müziğin taşıdığı tarihsel çağrışıma yönelmiştir. Mehter, onların zihninde Osmanlı’yı, devlet geleneğini ve bugünün iktidar sembollerini birlikte temsil eden bir kod hâline gelmiştir. Çünkü mesele sadece nota veya vuruş değildir; mesele o sesin içindeki medeniyet ruhudur. Bizim tarihimizde mehter, vatanı imar eden o büyük iman ve kültür zincirinin en gür halkasıdır...
Kösün her vuruşunda Malazgirt’in, İstanbul’un ve Viyana’nın hafızası saklıdır....
Bu sese sırt dönmek, aslında o büyük medeniyetin kurucu vicdanına yabancılaşmaktır.
Burada tehlikeli olan şu; Kültürel unsurların kabul edilebilir ve sakıncalı diye ayrıştırılmasıdır.
Bu zihinsel ayrımda türkü masumdur, mehter şüphelidir.
Davul-zurna halktır, mehter otoritedir.
Bu refleksin sonucunda toplum kendi tarihsel sürekliliğini parçalar.
23 Nisan’da sahnede olan çocuklarımız bir tarih tartışmasının tarafı değildi. Fakat yetişkinler, o sesin neyi temsil ettiğini bildikleri için sırtlarını döndüler...
Osman Gazi’nin ayağa kalktığı davula sırt dönmek, aslında bir müzikten çok daha fazlasına sırt dönmektir...
Bu, süreklilik iddiası olan bir tarih anlatısıyla kurulan gerilimdir.
Ve bazen en sessiz jest, en yüksek siyasi cümleyi kurar.
Tarih, sırtını dönenleri değil; hangi sese ayağa kalktığını hatırlar.

