Siyasette aktörler değişir, dönemler değişir, sloganlar değişir... Bazen parti tabelaları aynı kalsa da kadrolar yenilenir, söylemler modernleşir, iletişim dili çağın şartlarına göre güncellenir. Ancak siyaset sosyolojisinin en şaşmaz kurallarından biridir: Bir hareketin kurucu genetiğinde, zihniyet dünyasında ve topluma bakış açısında ne varsa, aradan yetmiş yıl da geçse kriz anlarında verilen ilk refleks hep aynı kalır.
Bu yüzden meseleye sadece vitrindeki isimlere ya da parti tabelasına bakarak yaklaşamayız. Çünkü bugün karşımızda duran yapı, Cumhuriyeti kuran o tarihsel kadroların CHP’sinden ziyade; son yetmiş yılda kendi bürokratik alışkanlıklarını, seçkinci reflekslerini ve iç iktidar mücadelelerini üretmiş farklı bir siyasal geleneğin temsilcisidir.
Vitrindeki isimler ve zihniyet kodları
Bugün Türkiye’nin gündemini meşgul eden kurumsal krizlere, iki başlı liderlik mücadelelerine ve mahkeme koridorlarından taşan meşruiyet tartışmalarına sadece güncel birer siyasi çekişme olarak bakmak resmi eksik bırakacaktır. Karşımızda yalnızca sıradan bir parti içi koltuk kavgası değil; kökleri onlarca yıl öncesine uzanan, halkın iradesiyle bir türlü barışamamış bir siyasal kültürün yeniden sahneye çıkışı bulunmaktadır.
Aslında meselenin özü tam da burada gizli; bu yapılar kadrolarını, jenerasyonlarını ve yüzlerini yenileyebilirler; fakat zihniyet kodlarını asla yenileyemezler. Dolayısıyla bugün yaşanan tabloyu doğru okumak için yalnızca son kurultaya ya da yarın Meclis çatısı altında yapılacak grup toplantılarına bakmak yetmez. Daha derine, bu zihniyetin bu topraklarla ve toplumla kurduğu o sorunlu ilişkiye odaklanmak gerekir.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi sosyolojik açıdan çok belirgin bir kırılma noktası barındırır. Türk milletinin değerleri, inançları ve tarihsel yürüyüşü ile devlet mekanizmasını elinde tutanların ideolojik tercihleri arasındaki mesafe büyüdükçe, siyasal temsil krizi de aynı oranda derinleşmiştir.
Elbette buradaki temel sorun yalnızca seçim kaybetmek değil. Seçim kaybetmek siyasetin doğal tabiatında var olan bir sonuç. Asıl marifet, sandıktan çıkan neticeyi bir son değil; toplumun verdiği bir mesaj, bir uyarı ve öz eleştiri imkânı olarak okuyabilme kabiliyetidir.
Milletle kopan görünmez bağ
İşte o tarihsel kırılma tam da bu noktada başlıyor. Yıllar boyunca bu aziz milletin inancını, tarihini ve hayat tarzını küçümseyen, yukarıdan bakan o eski elitist anlayış, toplumla arasına aşılmaz duvarlar örmüştür. İlk başta o duvarlar dışarıdan görünmez; içeride delege hesapları dönüyor, makamlar korunuyordur. Fakat gün gelir; duvarın ardında koca bir millet geleceğini şekillendirirken, berisinde sadece kendi yankı odasına sıkışmış dar bir siyasi çevrenin kaldığı gerçeğiyle yüzleşilir.
Topluma güvenmeyen ve meşruiyetini halkın sinesinde aramayan siyaset, günün sonunda kendi kadrolarına, kendi hukukuna ve kendi arkadaşlarına da güvenemez hâle gelir.
Zira bir siyasi hareket için en büyük yenilgi sandıkta alınan dönemsel mağlubiyetler değil; temsil ettiğini iddia ettiği milletin ruhunu, beklentilerini, manevi dünyasını ve yönelişlerini anlamaktan tamamen uzaklaşmasıdır. Liderler gelir geçer, kadrolar değişir, dönemler kapanır ve yenileri açılır... Fakat milletle kurulan o görünmez manevi bağ bir kez koptuğunda, ortaya çıkan muazzam boşluğu ne süslü tüzük maddeleri doldurabilir ne de ihtişamlı kurultaylar.
Kalkınma hikâyesine şaşı bakmak
Üstelik bu zihniyet sadece toplumsal değerlere değil, bu ülkenin kalkınma hikâyesine de hep aynı gözlükle bakmıştır. Dün de o büyük altyapı projelerinin karşısına dikilenler; Boğaz’a yapılan köprüleri gereksiz gören, ülkenin can damarı olan barajları, yolları ve havalimanlarını fuzuli birer israf olarak nitelendirenler yine aynı çevrelerdi. Mesele hiçbir zaman projelerin teknik boyutu ya da maliyeti olmadı; asıl sorun, Türkiye’nin topyekûn büyümesini bir millî gurur vesilesi olarak değil, sadece karşılarındaki siyasi rakibin güç devşirmesi olarak okuyan o dar ve kıskanç siyasal akıldı.
Bugün de yerli savunma sanayii projelerinde, enerji yatırımlarında, stratejik altyapı hamlelerinde ve millî teknoloji girişimlerinde benzer bir itiraz dilinin tekrarlandığını görüyoruz. Kendi vizyonu ve kalkınma ufku olmayan siyasal akıl, ülkenin başarısını ortak bir sevinç olmaktan çıkarıp kör bir siyasi rekabetin kurbanı hâline getirir. Dünün statükocu yaklaşımı ile bugünün muhalefet dili arasında kurulan paralellik, tescilli bir zihniyet sürekliliğidir.
Güven buharlaşınca geriye ne kalır?
Gelelim bugüne...
CHP'nin içinden geçtiği liderlik ve meşruiyet krizi, artık sıradan bir kurultay tartışmasının çok ötesine geçti. Bir tarafta geçmiş dönemin liderliği ve yargı kararları üzerinden süren egemenlik savaşı; diğer tarafta mevcut yönetimin hukuki statüsüne ilişkin iddialar... Bütün bu yıpratıcı koltuk savaşının ortasında ise savrulan, umutları hırpalanan milyonlarca seçmen…
Kendi yönünü tayin etmekte, kendi iç pusulasını ayarlamakta bile zorlanan bu hantal yapıların, koskoca bir ülkeye istikamet çizme iddiası doğal olarak toplum nezdinde derin bir sorgulamayı beraberinde getiriyor. Sorun kimin genel başkanlık koltuğuna oturacağı değil; siyasi meşruiyetin hangi ahlâki ve hukuki zeminde üretileceği. Güven bir kez buharlaştığında; ne kâğıt üzerindeki tüzükler, ne de delege aritmetikleri tek başına o yapıyı ayakta tutmaya yetecektir...
Kördüğümü yeniden üretmek
Bugün ortaya çıkan iki başlı görüntü, yıllardır halının altına süpürülen tarihsel hesaplaşmaların gün yüzüne çıkışını simgeliyor.
İsimler değişiyor, kadrolar baştan aşağı yenileniyor; fakat o kökleşmiş hastalıklı siyasal kodlar bir türlü değişmiyor. Gücü demokratik yollarla paylaşmak yerine kapalı kapılar ardında tekelleştirme eğilimi varlığını aynen sürdürüyor.
Siyaset tarihi, kendi evinde nizamı ve adaleti tesis edemeyen yapıların, topluma nizam vadedemeyeceğini defalarca kanıtlamıştır.
Milletle arasına görünmez duvarlar ören, meşruiyeti sandıktan ziyade iç hesaplaşmalarda, delege tazyiklerinde ve yargısal boşluklarda arayan yapılar, er ya da geç kendi krizlerinin içine hapsolurlar.
Koltuklar el değiştirebilir; fakat değişmeyen genetik kodlar yerli yerinde durduğu müddetçe, o kodların üreteceği tarihsel sonuç da asla değişmeyecektir.
Velhasıl CHP'de bugün yaşananlar basit bir liderlik krizinden çok daha fazlası; bu siyasal genetiğin kendi kördüğümünü yeniden ve yeniden üretmesidir...

