Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
ODTÜ’deki köksüz bayraksızlar
0:00 0:00
1x
a- | +A

Türkiye’de üniversite meselesi hiçbir zaman yalnızca bir eğitim ve öğretim parantezine sığmadı. Bu toprakların kampüsleri, özellikle 1940’ların sonundan itibaren bilgi üretim merkezi olmanın ötesine taşınarak; ideolojik tahkimatların, toplumsal mühendislik deneylerinin ve gençlik üzerinden yürütülen zihin operasyonlarının ana sahası hâline getirildi…

Bugün ODTÜ’de bir öğrencinin başına şişe vurulmasıyla somutlaşan şiddet görüntüsünü, sadece iki grup arasındaki anlık bir husumet ya da basit bir asayiş vakası olarak okumak, meseleyi bilerek yüzeyde bırakmaktır.

O şişe, sadece bir öğrencinin başında kırılmadı; Türkiye’nin üniversite fikrinin, akademik huzur arayışının ve daha önemlisi devlet aklının eğitim vizyonu üzerinde de sembolik bir kırılma meydana getirdi.

***

1960’lı yıllar, Türk yükseköğretiminin yalnızca kurumsal yapısını değil, sosyolojik kimliğini de dönüştüren bir eşik olmuştur. Üniversite, bu dönemden itibaren millî bünyeye düşünce taşıyan bir merkez olmaktan çıkarılarak, küresel ve yerel ideolojik rekabetlerin kesiştiği bir gerilim alanına itilmiştir. Gençliğin doğal entelektüel enerjisi, çoğu zaman kendiliğinden bir gelişim süreci yerine, yönlendirilmiş kutuplaşma modelleri içinde tüketilmiştir.

1970’lerin çatışma iklimi ve 1980 öncesi şiddet sarmalı, farklı biçimlerde görünse de aynı yapısal sorunun devamıdır. Bugün kampüslerde zaman zaman yeniden ortaya çıkan tahammülsüzlük refleksleri, o tarihsel sürekliliğin güncellenmiş bir versiyonu olarak karşımıza çıkmakta.

Burada mesele yalnızca sağ-sol ayrımı değildir. Asıl mesele, üniversiteyi millî bütünlükten ve toplumun ortak değerlerinden koparıp; kendi içine kapalı birer ideolojik hücreye dönüştürme projesidir.

***

Üniversitenin aslî ve vazgeçilmez görevi nettir; bilim üretmek, evrensel düşünceyi yerel bir şuurla harmanlamak ve eleştirel aklı millî bir sorumlulukla beslemek...

Türkiye’de akademik özerklik kavramı, ne yazık ki uzun bir süredir kavramsal bir kargaşanın ve kasıtlı bir saptırmanın gölgesinde tartışılmaktadır.

Şunu sarsılmaz bir kararlılıkla ifade etmek gerekirse; akademik özerklik; bilimin tarafsızlığı, araştırmanın namusu ve düşüncenin özgürlüğü için kuşanılan bir zırhtır.

Ancak bu zırh, asla ve kat’a kampüsü ülkenin genel hukuk düzeninden, millî vicdanından ve tarihsel aidiyetlerinden koparmanın bir mazereti ya da barınağı olamaz!..

Üniversite, devletin egemenlik sınırları içinde, toplumun vergileri ve milletin umutlarıyla ayakta duran bir müessesedir. Dolayısıyla özerklik; üniversiteyi millî bünyenin dışında bir kurtarılmış bölgeye dönüştürmek değil, aksine millî bünyeye hizmet edecek en yüksek aklı, hiçbir dış tesire kapılmadan üretme sorumluluğudur.

Eğer özerklik adı altında, kampüsler toplumsal değerlere saldırı merkezleri hâline getiriliyorsa; burada özgürlükten değil medeniyet idrakinden savrulmadan söz etmek gerekir.

Bir eğitim kurumu, üzerinde yükseldiği toprakların mukaddesatına ve devletin varlık ilkelerine mesafe koyduğu oranda özgürleşmez; aksine köksüzleşir!..

ODTÜ gerilimi basit bir görüş ayrılığı değil; bu toprakların ruhuna dair yürütülen derin bir anlam ve aidiyet mücadelesinin tezahürüdür.

Bir bozkurt sembolüne gösterilen tahammülsüzlük, bu coğrafyanın değerlerini haykıran bir slogana verilen orantısız ve hoyrat tepki; aslında kimin bu vatanın asli unsuru, hangi düşüncenin bu topraklarda meşru olduğuna dair verilmiş gayrihukuki ve gayrimillî bir hüküm girişimidir.

Kendi bayrağına, kendi değerine ve kendi kardeşine yabancılaşmış bir zihniyetin, üniversite çatısı altında kurmaya çalıştığı bu darbeci tahakküm, kabul edilebilir değildir.

Eğer bir bilim yuvasında fikirler çarpışmak yerine yumruklar sıkılıyor ve farklılıklar saniyeler içinde fiziksel bir tasfiye hareketine dönüşüyorsa; orada sadece güvenlik bariyerleri değil, o kurumun üzerine inşa edildiği "kurumsal akıl" ve millî şuur da çökmüş demektir. Üniversite, genç dimağları birer fikir neferi olarak yetiştirmek yerine, onları kendi toplumuna karşı bilenmiş birer ideolojik aparat hâline getiriyorsa, bu bir eğitim meselesi olmaktan çıkıp bir beka sorununa evrilmiştir.

Hiçbir akademik ünvan veya idari makam, bir Türk gencinin kendi kampüsünde kendi kimliğiyle var olma hakkının gasbedilmesine seyirci kalmayı meşrulaştıramaz.

***

Modern çağın bilgi bolluğu, otomatik olarak bilinç ve yön duygusu üretmemiştir.

Aksine, tarihsel ve kültürel süreklilikten kopmuş bir gençlik profili, doğru yönlendirilmediğinde enerjisini yıkıcı alanlara yöneltebilmektedir.

Üniversitenin görevi, bu enerjiyi sokak reflekslerine değil; bilimsel üretime, teknolojiye, sanata ve düşünsel derinliğe kanalize etmektir. Aksi durumda elinde kalem yerine şişe, zihninde fikir yerine öfke taşıyan bir gençlik profili ortaya çıkar.

Bu durum yalnızca bireysel bir eğitim sorunu değil, doğrudan toplumsal bir kırılganlık alanıdır.

Burada temel soru şudur: Bir ülke, kendi geleceğini emanet edeceği gençliği ne kadar kendi tarihsel ve kültürel zemini üzerinde yetiştirebilmektedir?

Güçlü bir devlet aklı, üniversiteyi yalnızca bina ve kadro olarak değil, ülkenin zihin kalesi olarak görür... ODTÜ’de yaşanan şiddet görüntüsü, kaleye yönelen ve netice doğurmayan bir teşebbüs mahiyetindedir.

***

ODTÜ’de yaşanan olay, Türkiye için bir uyarı niteliğindedir. Eğitimde yeni bir eşiğe gelinmiştir ve bu eşik yalnızca fiziki düzenlemelerle aşılamayacaktır...

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; gençliği kutuplaştıran değil, millî bir ülkü etrafında birleştiren; bilgiyi bir güç savaşının aracı değil, toplumsal refahın ve devletin bekasının üretim alanı hâline getiren yeni bir eğitim paradigmasıdır...

Bir ülkenin geleceği yalnızca ekonomik göstergelerde ya da askerî kapasitede değil; en çok üniversite amfilerinde, koridorlarında ve zihinlerinde şekillenir. O alanlarda ya ortak bir Türk aklı inşa edilecektir ya da tarihsel kırılmalar kendini tekrar ederek geleceği ipotek altına almaya devam edecektir.

Vakit, kampüsleri yalnızca eğitim alanı değil; toplumsal birliğin ve devletin tarihsel yürüyüşünün kaleleri hâline getirme vaktidir...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...