Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Kaos çağında Türkiye’nin iç birlik stratejisi
0:00 0:00
1x
a- | +A

Dünyanın önde gelen jeopolitik analistleri bugünlerde sahaya çakılmış bir pusuladan söz ediyor: Kaos artık merkezî değil, çevresi olan bir yapıya dönüştü. Ukrayna savaşının üçüncü yılında donmuş cepheler, Hürmüz Boğazı'ndaki gerilimin enerji fiyatlarına yansıması ve Batı Şeria'da hızla devam eden İsrail'in ilhak mimarisi bütün bu başlıklar ayrı ayrı görünse de aynı jeopolitik fayın üzerinde duruyor. Ve bu fay, Türkiye'nin hemen yanı başından geçiyor.

Peki böyle bir tabloda Türkiye'nin ağırlığı nereden kaynaklanacak?

Cevabı çoğunlukla sandığımız yerden değil!..

Ne donanma tonajından, ne füze menzilinden, ne de Batı ile kurulan geçici uyumdan...

Türkiye'nin özgün ağırlığı, iç birliğinin sağlamlığından doğuyor.

İçeride çözülmüş her düğüm, dışarıdaki her masada bize bir iskemle fazlası kazandırıyor.

Son on sekiz ayın akışına kuş bakışı bakıldığında, yaşananların bir kargaşa değil, dikkatle tasarlanmış bir gerilim mimarisi olduğu görülüyor.

Hürmüz'deki tanker krizleri küresel enerji piyasalarını geren bir manivela işlevi gördü; bölgesel aktörlerin dikkatini Basra Körfezi'ne çekerken Batı Şeria'da adım adım şekillenen toprak dönüşümleri gündemin gerisine itildi.

Ukrayna'daki donmuş çatışma ise Avrupa'nın stratejik enerjisini emerek NATO'yu Doğu Akdeniz ve Orta Doğu dinamiklerine daha az odaklanabilir hâle getirdi.

Bu mimari, tesadüf değil. Birden fazla kriz ekseninin eş zamanlı aktif tutulması, güçlü aktörlerin güç dağıtmasını, zayıf aktörlerin ise seçim yapmak zorunda kalmasını sağlıyor...

Türkiye, bu konjonktürde ne tam anlamıyla Batı Bloku ne de Doğu Ekseni içinde eritilebilecek bir ülke.

Bu stratejik belirsizlik kimileri için zaaf, kimileri için fırsatçılık olarak okunsa da aslında doğru yönetildiğinde Ankara'nın elindeki en değerli kozu oluşturuyor...

Tarihsel deneyimler, bölgesel kaosun dış sınırlardan çok iç fay hatlarından ülkeleri tehdit ettiğini gösteriyor.

Suriye'nin 2011 sonrasındaki çöküşü, Irak'ın 2003 sonrası dağılması ya da Libya'nın kronik yönetilemezliği hepsinde dışarıdan gelen baskının en çok neyi çatlattığını incelediğinizde, cevap ortada;

İç siyasî birliğini sağlayamamış devlet yapıları...

Türkiye açısından bu ders hiç bu kadar güncel olmamıştı. 2024 sonundan bu yana süregelen Terörsüz Türkiye vizyonu, salt bir güvenlik operasyonu olarak değil, bir iç cephe tahkimatı olarak okunmalıdır.

Terörün tasfiyesi; siyasi tartışmayı olgunlaştırır, kalkınma kaynaklarını serbest bırakır ve Türkiye'nin dış politika hamle alanını genişletir.

Bunların hepsi birbiriyle doğrudan bağlantılı.

27 Şubat 2025'te PKK'nın feshini ilan etmesi ve ardından başlayan silah yakma süreci, bu bağlamda salt bir güvenlik haberi değil, bir jeopolitik dönüşüm olayıdır...

Türkiye; yarım asırdır, gelecek neslini, enerjisini ve bütçesini tüketen bu iç çatışmayı tasfiye etme yolunda kritik bir eşiği geçti. Bu eşiğin kalıcı hâle gelmesi, Ankara'nın uluslararası arenadaki manevra kapasitesini köklü biçimde değiştirecek.

Türkiye'de bu konuyu tartışan herkesin arkasında bir tarih var; kimi bu tarihi arşivlerden biliyor, kimi ise bizzat yaşadığı kayıplarla derin bir acıyla taşıyor...

Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli beyefendi ile gerçekleştirdiğim görüşmede de, Terörsüz Türkiye başlığı, hem devlet aklının sürekliliği hem de toplumsal hassasiyetler bağlamında gündemin önemli başlıklarından biri olarak öne çıkmıştı.

Kaos çağında Türkiye’nin iç birlik stratejisi
Başlık ResmiKaos çağında Türkiye’nin iç birlik stratejisi

Ve işte tam da bu yüzden, Sayın Bahçeli'nin önceki gün grup konuşmasındaki "Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü" ifadesini aceleci bir refleksle değil, devlet aklının ve toplumsal vicdanın aynı anda gerektirdiği bir olgunlukla okumak gerekiyor.

Peki bu öneri gerçekte ne anlama geliyor?

Bir resmî ünvan değil, bir ödül mekanizması da değil... Asıl soru şu:

Silahları yakılmış, örgütü feshedilmiş, ama siyasi zemini hâlâ belirsiz olan bu yapı ne olacak?.. Siyasi bir çizgide devam mı edecek?.. Mevcut biçimiyle kapanacak mı?.. Yoksa tamamen tasfiye mi olacak?..

İşte koordinatörlük denilen şey, bu geçiş belirsizliğinin devlet gözetiminde yönetilmesidir. Yani bir tasfiye sürecinin kontrolden çıkmasını önleyen kurumsal bir mekanizmadır.

Bu noktada mesele son derece nettir:

"Silah bıraktım demek yetmez. Bu işin siyaseti de, yapısı da, zemini de yeniden tanımlanacak ama kuralları ben koyarım."

Bu çerçevede koordinatörlük önerisini terörle müzakere ya da ödül olarak okumak, meseleyi tersine çevirmektir. Aksine, bu mekanizma tam da karşı tarafın inisiyatifi kendi elinde tutmasını ya da başka emellere imkân sağlamasını engelleyen bir devlet hamlesidir.

Ama burada çok hassas bir çizgi var ve bu çizgiyi görmezden gelmek büyük bir hata olur.

Bu ülkenin anaları fidan gibi kahraman evlatlarını toprağa verdi... Nice ocaklar söndü, nice çocuk yetim kaldı...

Bu acıyı yaşamış bir millete her şey bitti, hadi devam edelim diyemezsiniz.

Türk Devlet aklı, acıyı yok saymaz; o acının tekrar yaşanmaması için yol arar.

Bu ince ayrım küçük görünüyor ama her şeyi değiştiriyor. Şehit ailelerimizin yüreğini inciten hiçbir adım meşru olmaz... Gazilerimizin onurunu zedeleyen hiçbir yaklaşım kabul edilemez... Bu kırmızı çizgiler, siyasi konjonktüre göre esnetilebilir değil.

Mesele geçmişi unutturmak değil; o geçmişin tekrar yazılmasını engellemektir!..

Bu koordinatörlüğün kurulmaması hâlinde, söz konusu boşluğu başka devşirme aktörler dolduracaktır. Türkiye'nin iç siyasi denklemlerine müdahil olmayı alışkanlık hâline getirmiş dış güçler, her belirsizliği bir fırsata dönüştürür. Nitekim geçmiş tarihimizde defalarca gördük...

Ankara'nın önemsizleştirdiği her mekanizmanın yerini, Ankara'nın tercih etmediği bir mekanizma aldı. Eğer bu süreç doğru yönetilirse, o acıların tekrar yaşanmamasının teminatı olur. Mesele geçmişi kapatmak değil. O geçmişin yeniden açılmasını engellemektir. Ve unutulmaması gereken bir şey daha var:

Boşluk kabul etmeyen bir alan burası. Eğer siz o geçişi yönetemezseniz, birileri gelir sizin yerinize yönetir.

Türkiye bunu geçmişte defalarca gördü. Şimdi önünde tek bir kritik soru var:

Bu yapı siyasallaşarak mı devam edecek?.. Yoksa tamamen tarihe mi karışacak?..

Bu sorunun cevabı, sadece bugünü değil, önümüzdeki 20 yılı belirleyecek. Çünkü terörün olmadığı bir Türkiye demek;

Sadece güvenlik değil… Diyarbakır’ın lojistik merkez olması demek... Şırnak’ın enerji hattına dönüşmesi demek... Hakkâri’nin ticaret kapısı hâline gelmesi demek. Yani mesele sadece silahların susması değil; hayatın değişmesidir.

Son söz şu:

Dünya büyük güçleri konuşuyor. Silahları, teknolojiyi, enerji hatlarını… Ama tarihin en sessiz ve en belirleyici değişkeni hep aynı kalıyor:

İç birlik...

Osmanlı dışarıda yenilmeden önce içeride çözülmüştü. Bugün Türkiye aynı hatayı yapmamak gibi bir avantaja sahip. Dışarıda kaos büyürken, içeride denge kurabilirse… İşte o zaman gerçekten güç olur.

Terörsüz Türkiye bir hedef değil. Bir hak... Ve o hak, ne pazarlıkla alınır, ne de zaafla verilir!

Bu millet, ne zaman aynı yöne baksa… Tarihi yeniden yazar...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...