Önce evdeki, sonra okuldaki, ardından sokaktaki otoriteyi birer birer yıktık. Şimdi hâkimden, savcıdan, hatta cezaevinden bile korkmayan bir kuşakla yüzleşiyoruz.
Geçtiğimiz hafta sadece iki gün içinde Türkiye’nin eğitim tarihine kara bir leke olarak geçecek iki saldırı yaşadık. 14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde okuldan uzaklaştırılmış 19 yaşındaki eski bir öğrenci, elindeki pompalı av tüfeğiyle öğretmen ve öğrencilerden 16 kişiyi yaraladı, ardından kendi canına kıydı. Daha 24 saat geçmemişti ki 15 Nisan’da Kahramanmaraş Onikişubat’taki Ayser Çalık Ortaokulunda bu kez 14 yaşında, 8’inci sınıf öğrencisi bir çocuk, babasına ait beş adet 9 mm’lik tabancayla okula girdi; biri öğretmen olmak üzere 10 kişiyi hayattan kopardı, 13 kişiyi yaraladı. Saldırgan da bir velinin müdahalesiyle etkisiz hâle getirildi.
Aynı hafta Ankara Keçiören’de bir lise birinci sınıf öğrencisi, parkta buluştuğu yaşıtının bıçağıyla ağır yaralandı. Gaziantep’te bir lisenin önünde genç bir çocuk akranına beş el ateş etti. Mersin Tarsus’ta bir lise öğrencisi okulda belindeki tabancayla yakalandı. İstanbul Bağcılar’da kavgayı ayırmak isteyen 27 yaşındaki Oğuzhan Çöpür, çocuk yaştaki bir grup tarafından altı yerinden bıçaklandı.
Haber bültenlerinden birkaç başlık değil bunlar; tek bir haftanın fotoğrafı. Ve bu fotoğrafa bakarken insanın sorması gereken tek soru şu: Biz bu çocukları nasıl kaybettik?
ÇEKİNİLEN ÜÇ UNSURDAN HİÇBİRİ KALMADI
Bir zamanlar bir çocuğun, bir gencin hayatında çekindiği üç temel unsur vardı: Evde anne-baba, okulda öğretmen, sokakta kolluk kuvvetleri. Bu üçü, yalnızca çocuğu disipline eden mekanizmalar değil; ona dünyanın bir düzeni olduğunu, her davranışın bir karşılığı bulunduğunu öğreten terbiye süzgeçleriydi. Çocuk önce korkar, sonra saygı duymayı öğrenir, en nihayetinde de içselleştirirdi.
SONRA NE OLDU?
Önce “çocuğunuzla arkadaş gibi olun” modasıyla anne-babanın otoritesi tasfiye edildi. Baba artık evin reisi değil, akran-baba oldu. Anne disipline eden değil, her isteği karşılayan hizmetçiye dönüştü. Hayır demeyi unutmuş bir ebeveyn nesli yetiştik; sınır koyamayan, koyduğu sınıra kendi de inanmayan bir ebeveynlik modeli…
Ardından okulda sıra öğretmene geldi. Sınıfta azar işiten öğrencinin babası veli olarak okula gelip öğretmeni döverken, veli dilekçelerinin müdür odalarında mahkeme tutanağı hükmünde görüldüğü bir süreçte öğretmenin itibarı yerle bir edildi. Artık öğretmen bilgi aktaran değil, veliden şikâyet yememeye çalışan bir figüran oldu. Tokat atan öğretmen işten atılıyor, tokat yiyen öğretmense sessizce sınıfa dönüyordu.
Üçüncü halka da sokakta kapandı. AB uyum yasaları denildi, “insan hakları” denildi, kolluk kuvvetleri adım adım güvenlik görevlisine dönüştürüldü. Polisin copu elinden, caydırıcılığı toplum hafızasından alındı. Sokakta sarhoşa “bey” demek mecburiyetinde kalan bir polis tipolojisi oluşturuldu.
BOŞLUĞU SOKAK, DİZİ VE MAFYA DOLDURDU
İnsanın bir otoriteye tabi olma ihtiyacı içgüdüseldir. Tabiat boşluk kabul etmez; bilhassa çocuğun dünyasındaki otorite boşluğu, asla boş kalmaz. Evde babadan, okulda öğretmenden, sokakta polisten çekinmeyen çocuk bu boşluğu üç adresten doldurdu:
Sokaktaki serseri… Mahallenin çıkmaz sokağında, okul önünde gençlerden haraç toplayan, babasız mahallelerin kendi kendine “abisi” olan tipolojiler.
Dizideki kabadayı… Ekranlarda onlarca yıldır karizmatik biçimde yüceltilen mafya babaları, silahıyla hükmeden reisler. Şiddetin cezalandırılmak yerine “güç ve karizma” olarak sunulduğu yapımlar, bir nesil için rol modeli hâline geldi.
Okul önündeki mafyatik tipler… Artık her mahallenin kendi küçük örgütlenmesi var: WhatsApp grupları, sosyal medya üzerinden örgütlenen yaş ortalaması 14-17 olan çeteler, bıçaklı-silahlı hesaplaşmalar.
Bu boşluğu dolduran bir başka güç daha var; yasa dışı yapıların cazibesi. Bir baba günde 12 saat çalışıp 30 bin TL’yi zor kazanırken, yasa dışı yapılar çocuğa bunun katbekatını bir gecede vadediyor. Okulu terk eden, ev genci olan, ne okuyan ne çalışan 5 milyonluk bir kuşağı kim nasıl kurtaracak?
RAKAMLAR ALARM VERİYOR
Bu tablo duygusal bir yorumdan ibaret değildir; altında çıplak rakamlar var. TÜİK verilerine göre 2024 yılında güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuk sayısı 202 bin 785’e ulaştı. Çocukların karıştığı olay sayısı bir yılda yüzde 9,8 artışla 612 bin 651’i buldu. Bu olayların yüzde 42’si yaralama, yüzde 15’i hırsızlık, yüzde 8’i uyuşturucu suçlarıydı.
Adalet Bakanlığının 2025 istatistikleri daha da çarpıcı: Yalnızca 2025’te 330 bin 496 çocuk hakkında 683 bin 823 ayrı suçtan soruşturma yürütüldü. Bunların 141 bin 872’si yaralama gibi vücut dokunulmazlığına karşı suçlar, 4 bin 54’ü cinayet gibi hayata karşı suçlar, 12 bin 285’i ise silah ve bıçak taşımak suçlarıydı. Türkiye’de her yıl ortalama 180 bin çocuk suça karışıyor; son 10 yılda suça sürüklenen çocuk sayısındaki artış yüzde 17,47.
GÜNDEMAR’ın Ocak 2026’da 60 ilde yaptığı araştırmada toplumun yüzde 92’si gençler arasında suç ve şiddet eğiliminin arttığını söylüyor. Yüzde 85’i suç işleyenlerin yeterince cezalandırılmadığı görüşünde. Yüzde 77’si gençlerin geleceğe umutla bakmadığını düşünüyor. Bir toplumun kendi çocuklarına dair bu kadar karamsar olması, sıradan bir sosyolojik veri değildir; bir ülkenin geleceğine koyduğu teşhistir.
ELİMİZDE NE KALDI?
Bugün elimizde yalnızca anne-babadan, öğretmenden veya kolluk kuvvetlerinden değil; mahkemeden, hâkimden, savcıdan, hatta cezaevinden bile çekinmeyen bir gençlik kaldı. Çünkü çocuk yaşındaki fail, kendisini bekleyen cezanın “ıslah” adı altında bir nevi yaz kampına dönüştüğünü, 18 yaşından önce işlenen suçların fiilen hafifletildiğini, 12 yaşındaki failin ertesi ay okulda arkadaşlarının arasına “kahraman” gibi döneceğini biliyor. Biliyor, çünkü mahallesinde örneği var. Biliyor, çünkü diziden izliyor. Biliyor, çünkü sosyal medya kanallarında algoritma ona bunu servis ediyor.
Kahramanmaraş’taki 14 yaşındaki İsa Aras, saldırıyı günler öncesinden planlamış, bilgisayarına belgeler yazmış, rehber öğretmenine “birisini öldürmek istiyorum” demişti. Siverek’teki 19 yaşındaki Ömer Ket, saldırıdan günler önce okulun sosyal medya hesabına “Hazır olun, bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak” yorumunu yapmıştı. Ortada bir sürpriz yok; ortada fark edilmeyen, fark edilse bile tedbiri alınmayan açık işaretler var.
Üstelik kitlesel saldırı failleri üzerine yapılan araştırmalara göre bu tür olayların yüzde 80’i öncesinde fark edilebilir bir kriz içinde oluyor, yüzde 66’sı planını birilerine sızdırıyor. Yani bu çocuklar el altından bağırıyor: “Beni görün, beni durdurun.” Ama göremeyen, durduramayan bir toplum olduk.
ŞİMDİ NE YAPMALI?
Mesele sadece güvenlik politikasıyla çözülmez. Okulların kapısına X-ray koymak, bahçesine bekçi dikmek iyidir ama yetmez. Çünkü mesele bina güvenliği değil; ruh güvenliği. Otorite boşluğunu kapatmadan, alınacak her tedbir yaraya yara bandı yapıştırmaktan öteye geçmeyecektir.
Öncelikle anne-babanın otoritesini “psikolog öğütleriyle” değil, dedelerimizin terbiye kültürüyle yeniden inşa etmeliyiz. “Arkadaş anne-baba” modası ithal bir sakatlıktır; bizim medeniyetimizde anne şefkatle, baba heybetle bilinir.
Öğretmene eski itibarını iade etmeliyiz. Sınıfta öğretmene el kaldıran veliye, öğrenciye hukukun en ağır karşılığı verilmelidir. Öğretmenin iki dudağı arasından çıkan söz, evde de sokakta da hüküm olmalıdır.
Kolluk kuvvetlerine yalnızca selam verdiğimiz üniformalı memur gözüyle değil, caydırıcı kamu otoritesi gözüyle yeniden bakmalıyız. Polisin değneği, toplumun güvencesidir.
Mafya dizilerine, şiddeti yücelten dijital içeriklere, çocuk yaşta silaha erişimi mümkün kılan zaaflara dair RTÜK’ten Adalet Bakanlığına, Millî Eğitimden Aile Bakanlığına kadar topyekûn bir seferberlik şart.
Ve en önemlisi; çocuk suçlarına dair ceza hukukunu, “çocuğu koruma” şeali ile “mağduru ve toplumu koruma” zorunluluğu arasında yeniden dengelemeliyiz. 14 yaşında 10 kişiyi öldüren birini “çocuk” diye kategorize eden bir hukuk, suçun mağduruna değil, failine yakın duran bir hukuktur.
***
Biz bu milletin çocuklarını kaybetmeyi göze alamayız. Siverek’teki, Kahramanmaraş’taki, Keçiören’deki, Bağcılar’daki çocuklar yalnızca failler ya da kurbanlar değil; yetiştirmeyi beceremediğimiz bir neslin birer fotoğraf karesi. Bu fotoğraflara bakarken “bunu yapan çocuk” demeden önce, kendimize şunu sormak zorundayız: Biz büyüklere güvenebileceği bir otorite bırakmışken mi bu hâle geldi, yoksa tam da o otoriteyi tasfiye ettiğimiz için mi?
Cevabı hepimiz biliyoruz. Artık suçu birbirimize atmayı bırakıp, kaybettiğimiz otoriteyi yeniden inşa etme vakti geldi. Geç bile kaldık.

