Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Kurban’a yaklaşmak
0:00 0:00
1x
a- | +A

Kurban yaklaşmak kelimesinden türemiş bir kelime. Biz de bugünlerde Kurban Bayramı'na yaklaşıyoruz. Birkaç gün kaldı. 2026’nın son dinî bayramı.

Bugünlerde şehirler yavaş yavaş boşalıyor. Kimileri köyüne dönüyor, kimileri tatile gidiyor, kimileri de -bir köşede sessizce- bu yıl da kurban kesip kesemeyeceğini hesaplıyor.

Ben bu yazıyı o hesabı yapanlar için yazıyorum.
Kurban ibadeti, dinî boyutuyla zaten herkes biliyor. Hazreti İbrahim'in teslimiyeti, Hazreti İsmail'in rızası... Bunları bayram namazının vaaz konusu. Ben bugün farklı bir şeyden bahsetmek istiyorum: Kurbanın toplumsal ruhundan.

Şöyle düşünün: Kurban kesen bir insan, o eti kendi başına yemiyor. Üçte biri aileye, üçte biri komşuya, üçte biri ihtiyaç sahibine verilir. Bu, İslam'ın en eski ve en somut "paylaşım ekonomisi" modelidir. Vakıf geleneğimizin, imaret sisteminin, komşuluk kültürünün temelinde bu ruh yatar.

Oysa bugün ne oluyor?

Kurban, giderek bireyselleşiyor. Et, artık çoğunlukla aynı sofrada tüketiliyor. "Komşuya vermek" ya unutuluyor ya da "verirsek tuhaf olur" gibi absürt bir çekingenliğe kurban gidiyor. Kurban kesme işi kurumlara devrediliyor -ki bunda da bir kolaylık var, yanlış anlaşılmasın- ama o "keserken hissettiğin" şeyin yerini artık hiçbir şey tutmuyor.

Bu kurban meselesinin aslında et meselesiyle hiç ilgisi yok.

Et pahalı, hayvancılık zor, kasap bulmak güç bunların hepsi doğru. Ama kurbanın özü, kıtlığın ortasında bile paylaşmaktır. Tarihte Anadolu'nun en fakir köylerinde bile bir koç, üç-dört aile arasında kesilirdi. Herkes hissesini alır, kimse aç kalmazdı. Bugün çok daha müreffeh bir toplumuz; ama o ruhtan bu kadar uzaklaşmış durumdayız.

Peki neden?

Çünkü apartman hayatı, komşuyu tanımayı gereksiz kıldı. Çünkü sosyal medya, gösterişi ibadetten önce getirdi. "Kurban kestim" paylaşımı var; kesilen kurbanın eti kimin sofrasına gittiğine dair paylaşım yok.

Bu bayram, bence herkesin kendine bir soru sorması lazım:

"Bu kurban, benim dışımda kimin hayatına dokunacak?"

Kurban kesemeyenler için endişelenmeyin, vekalete vermek, dar gelirli bir ailenin et yüzü görmesini sağlamak, mahalle derneğine katkıda bulunmak... Bunların hepsi o sorunun cevabıdır. Önemli olan et değil, niyet; miktar değil, temas.

Son olarak şunu söyleyeyim:

Bayramlar, takvimde birer gündür. Ama kurban, yılda bir kez kendimize "ben bu dünyada sadece kendim için mi yaşıyorum?" diye sorma fırsatıdır. O soruyu sormak, bazen bir koç kesmekten daha değerlidir.

Kurban Bayramı'nız mübarek olsun. Sofranızdaki eti paylaşın. Komşunuzu hatırlayın. Yalnız olanı ziyaret edin.

Bayram budur.

Babalarımız kurbanını kendi kesen son nesil miydi?

Bu soru takılıyor aklıma bu bayram öncesinde.

Düşünün. O nesil kurbanı kendi eliyle bağladı, kendi keskin bıçağını biledi, kanı kendi avlusuna aktı. Sabah namazından sonra kalkıldı, hayvan getirildi, herkes yerini aldı. Çocuklar uzaktan baktı, ürpererek, merakla, bazen korkuyla. Ama baktı. Gördü. Anladı ki bu iş, ciddiye alınan bir iştir.

Biz mi? Bir kısmımız hâlâ kesiyor. Ama çocuklarımız büyük ihtimalle kesmiyor, görmüyor, belki de görmek istemiyor.

Bu bir suçlama değil. Sadece bir gözlem.

Şehirleşme oldu. Avlular bitti, apartmanlar geldi. Belediyeler kurban kesim alanlarını düzenledi ki bunun da bir mantığı var, hijyen meselesi. Hayvan hakları tartışmaları başladı. "Çocuğun görmesine gerek yok" anlayışı yerleşti. Ve bir de kolaylık faktörü var: bir tuşla vekâlete vermek, WhatsApp'tan teyit mesajı almak... Neden zahmet edeyim ki?

Bunların hepsinin kurban kültürü üzerinde ciddi bir baskısı var.

Benden söylemesi: Bundan yirmi yıl sonra Türkiye'de kurbanını bizzat kesen kaç aile kalacak?

Asıl meseleyi söyleyeyim.

Bir ibadet, anlatılarak değil yaşanarak aktarılır.

Namazı camide kılarak öğrenirsin. Orucu tutarak anlarsın. Kurbanı keserken -ya da en azından yanında dururken- içselleştirirsin. "Kurban şöyle bir şeydir, teslimiyeti temsil eder, paylaşmayı simgeler" diye anlatmak, o anı yaşatmaz.

Ve bir kültür anlatımdan beslenirse, bir nesil sonra efsaneye dönüşür. İki nesil sonra tarih kitabına.

Biz şu an tam o eşikte duruyoruz.

Bizden sonrakiler kurban kesebilecek mi?

Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: Kurban kesmek teknik bir mesele değil, irade meselesi. Bir koç almak için para biriktirmek, hayvanı almak için mezbahaya gitmek, kesim için kolları sıvamak bunların hepsi bir karardır. O karar verilirse, şartlar ne olursa olsun yol bulunur.

Babalarımız daha zor şartlarda o kararı verdi. Elektriği olmayan köylerde verdi. Kıtlık yıllarında verdi. Şehre yeni göç etmiş, üç odalı gecekondusunda verdi.

Biz de verebiliriz. Asıl mesele vermek isteyip istemediğimiz.

Et alamayan aileler

Size bir şey söyleyeyim. Rahatsız edecek, ama söyleyeyim.

Bu dönem, Türkiye’de belki de en fazla hanenin bayram sofrаsına et koyamadığı dönemlerin biri.
Et, bu ülkede artık lüks.

Yıllardır söylendi, istatistikler gösterildi, anketler paylaşıldı. Ama rakam üstüne rakam yığmak o gerçeği hissettirmiyor. Ben size şöyle anlatayım:

Düşünün bir aile var. İki çocuk, bir anne, bir baba. Baba asgari ücretle çalışıyor ya da küçük bir esnaf. Son yılların dalgalanmasında yarı yarıya eridi geliri. Anne belki part-time bir iş tutuyor. Kira gidiyor, fatura gidiyor, okul masrafı gidiyor. Ayın sonunda kalan parayla market rafına bakıyorlar.

O rafta kırmızı et var. 900 lira, 1.000 lira, 1.200 lira kilosu. Ellerini uzatıp geri çekiyorlar. Tavuk alıyorlar. Bazen onu da almıyorlar.

Bu, Türkiye'de milyonlarca hanenin aylık gerçeği.

Şimdi Kurban Bayramı geliyor.

Bayram, bu aileler için ne ifade ediyor biliyor musunuz? Yılın belki tek et günü. Komşudan, dernek dağıtımından, bir hayırseverden gelecek birkaç parça et. O günü dört gözle bekliyorlar, çocuklar için değil, kendi için utanarak.

Bu gözle bakınca kurban daha da değer kazanıyor.
Kurban Bayramı’nız mübarek olsun benim çok kıymetli Türkiye gazetesi ailem.

Ömer Ekinci'nin önceki yazıları...