Bunun adı konulmamış ama herkesin içten içe bildiği bir hastalık: "Bana yakın olanı yukarı çekerim" hastalığı.
Şirketlerde de var bu. Partilerde de. Derneklerde de. Devlet kurumunda da. Kim en çok boyun eğerse, kim en çok "siz bilirsiniz efendim" derse, kim patronun yokluğunda bile patronu konuşuyormuş gibi davranırsa o yükselir. Kim dürüst fikir söylerse, kim "bu iş böyle olmaz" derse, kim masaya farklı bir bakış açısı getirirse o dışarıda bırakılır. Sessizce. Kibarca. Ama bir gün kesinlikle.
Bunda şaşıracak bir şey yok aslında. İnsan tabiatında var bu. Sizi seven insanı sevmek, size yakın duranı öne çıkarmak… Bu duygu tamamen yanlış da değil. Mesele şu: Bu duygu, karar masasına oturduğunuzda da devam ederse, orada iş değişir.
Bir öğretmeni düşünün. Sınıfta her zaman öğretmeni çok seven çocuklar olur. Dersten önce gelir, tahtayı silerler. Koridorda selam verirler, bayramlarda tebrik mesajı atarlar. Öğretmen o çocukları biraz daha sıcak karşılayabilir, biraz daha gülümseyebilir; bunda sorun yok, insanız.
Ama not defterini açtığında, o sevgili öğrenciye hak etmediği notu verirse — artık o, öğretmen değil, bir şeyin suç ortağıdır.
Gerçek öğretmen kimdir? Belki hiç göz teması kurmadığı, hiçbir zaman gönüllü cevap vermediği, sınıfın en köşesinde oturan öğrencisine bile kâğıdını okuyup hak ettiği notu eksiksiz verebilen kişidir. İşte o not defteri açıldığında sempati devreye girmez. Girerse, o sınıfta adaletten söz etmek mümkün değildir.
Yöneticilik de aynı sınavdır. Farkı şudur: Öğretmenin sınıfı küçüktür, yanlışın bedeli sınırlıdır, en fazla birkaç öğrencinin geleceğini karartır. Ama bir kurumu, bir şirketi, bir teşkilatı yöneten insanın verdiği her adaletsiz karar, o yapının içinde sessiz bir sel gibi akar. Görmezsiniz. Bir yerlerde bir şeylerin biriktiğini hissetmezsiniz bile. Sonra bir sabah bakarsınız, iyi insanlar gitmiş. Sessizce toparlamış, bir bahane bulmuş, kapıdan çıkmış. Meydan tamamen "sana yakın durmayı" meslek edinmiş, "siz bilirsiniz efendim"i diline pelesenk etmiş kişilere kalmış.
Ve o noktada tablo değişir. O kurumda artık kimse işini daha iyi yapmayı düşünmez. Herkes patronun gözüne nasıl gireceğini, hangi lafın beğenileceğini, hangi bakışın onay alacağını hesaplar. Toplantılarda söylenilmesi gereken sözler değil, beğenilecek sözler aranır. Eleştiri yok olur. İtiraz biter. Gerçek sayılar raporlarda değil, koridorlarda fısıldanmaya başlar.
Bu da kurumu içeriden çürütür. Tabelası ne kadar parlak, binası ne kadar yeni olursa olsun.
Bir de şunu ekleyeyim: Etrafını sadece kendini seven insanlarla dolduran yönetici, aslında kendine çok büyük bir kötülük yapar. Çünkü o odada artık sadece kendi sesinin yankısını duyar. "Ne iyi gidiyor, ne doğru karar, ne güzel yönetiyorsunuz" nakaratı sabah akşam tekrarlanır. Ve insan buna inanmaya başlar. Tehlikeyi göremez. Çünkü uyarı yok. Çünkü itiraz yok. Çünkü etraftaki herkes "ne güzel gidiyor" derken, gemi sese değil karaya doğru gidiyordur.
Tarihe bakın. Methiye ile beslenen yapıların hepsi ilk fırtınada dağılmıştır. Sarsılmaz görünenler, adaletle yönetilen yerlerdir. İnsanların "burada hakkım yenilmez" diye inandığı yerlerdir.
Bununla birlikte şunu da söylemek lazım: "Bana yakın olan"ı tercih etmek her zaman bilinçli bir karar değildir. Bazen yönetici farkında bile olmaz. İçgüdüsel çalışır bu his. Köşeli davranan biri yerine, yumuşak davrananı tercih etmek… Mesaj beklerken mesaj atanı öne çıkarmak… Zaten orada olan yerine, her toplantıda ön sırada görüneni hatırlamak… Bunlar küçük, sıradan, masum görünen tercihlerdir. Ama birikir. Ve bir süre sonra kurumun geleceği bu birikmiş küçük tercihlerin toplamı hâline gelir.
Gerçek liderlik sınavı işte tam bu noktada başlar: Kişisel sempatiden arınıp, masanın üzerine işi koyabilmek. "Bu insanı severim ama bu iş için doğru kişi değil" diyebilmek. Ya da tam tersi: "Bu insanla aramız hiç iyi değil ama bu iş için en doğru o" diyebilmek.
Bu kolay değildir. Ama yapılabilir olandır. Ve yapıldığında, kurumun içinde bir şey değişir. İnsanlar hisseder bunu. "Burada dalkavuklukla değil, işle yükselirim" inancı yerleşmeye başlar. Ve o inanç, herhangi bir motivasyon konuşmasından çok daha güçlüdür.
Benden söylemesi: Kendimize yakın olanı değil, işe yakın olanı bulmak — bu hem dürüstlüğün hem de zekânın gereğidir. Günü kurtarmak isteyenler kendilerine kul köle arar. Geleceği inşa etmek isteyenler ise dürüst, ehil ve liyakatli beyinlere ihtiyaç duyar.

