Ankara, Suriye ve Irak hattını güvence altına almak için uzun süredir üzerinde çalıştığı planlarını adım adım hayata geçiriyor. Irak ile imzalanan beş anlaşma, ortaya konulan çerçevenin çok net olduğunu gösteriyor. Bölgesel huzur, refah ve istikrar, Ankara’nın temel hedefi olarak öne çıkıyor.
Irak petrolleri meselesi ve elbette Kerkük’e verilen mesaj, derin tarihî hafızayı yeniden canlandıran önemli gelişmelerden biridir. Osmanlının ardından Türklerin erişiminin engellendiği petrol sahaları ve enerji rezervleri üzerinden şekillenen eski düzene karşı Ankara, kendi doktrinini devreye sokmuş görünüyor. Gelinen noktaya bakıldığında ise bu stratejinin önemli ölçüde sonuç verdiği anlaşılıyor.
Misakımillî hafızasını merkeze alarak gelişmeleri analiz eden Ankara, Irak ile ulaşılan yeni aşamada dönemin çerçevesini de belirginleştirdi. İran etkisindeki grupların ve PKK başta olmak üzere terör örgütlerinin tasfiye sürecini bu bağlamda dikkatle okumak gerekiyor. Ankara, sabırlı ve hesaplı hamlelerle bu sonuca doğru ilerledi.
“Terörsüz Türkiye” sürecini de aynı perspektiften değerlendirdiğimizde, Türkiye’nin kendisini parçalamaya yönelik girişimlere karşı savunmada kalmak yerine etki alanını genişleten bir strateji izlediği görülüyor.
Şimdi en önemli başlıklardan biri İsrail ve onun bölgesel hedefleridir. Gazze’de Türkiye’nin etkisini dengelemeye çalışan İsrail, benzer bir yaklaşımı Lübnan’da da sürdürmek istiyor. Ancak bu kez şartların eskisi kadar kolay olmadığı görülüyor. Çünkü Türkiye artık yalnızca gelişmeleri takip eden değil, sahadaki denklemi etkileyen bir aktör konumunda.
Aynı şekilde Kıbrıs ve Doğu Akdeniz çevresinde Ankara Doktrini’ni sınırlandırmaya yönelik karşı hamleleri, Yunanistan üzerinden yürütülen yeni arayışları da görüyor ve dikkatle takip ediyoruz. Ankara ise dar alanlı değil, kapsamlı bir stratejik çerçeveyle ilerliyor.
Suriye ve Irak hattı, Ankara açısından yeniden hayati bir güvenlik kuşağına dönüşmüş durumda. Bu hattın tüm terör örgütlerinden temizlenmesi ve tasfiye sürecinin tamamlanması, Ankara Doktrini’nin temel esaslarından biri olarak öne çıkıyor.
ABD’nin küresel ölçekte yeni güç dengelerini oluşturduğu süreçte, Türkiye’nin kabiliyeti ve kapasitesi artık görmezden gelinemedi. Türkiye’ye yönelik olumlu söylemlerin arkasında da esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oluşturduğu yeni stratejik şartlar bulunuyor. Başka bir ifadeyle Trump’ın yaklaşımı, duygusal değil reel politiğin gereğidir. “Türkiye’yi seviyor” şeklindeki ifadelerin arkasındaki gerçek içerik, sahadaki güç dengelerinin Washington’a dayattığı yeni gerçekliktir.
Bu reel politik tablo ise Ankara Doktrini’ni bölgenin belirleyici güçlerinden biri hâline getiriyor.
Eski dünya düzeni kurulurken masada Türkiye yoktu. Bunun tarihî ve siyasi nedenleri herkesin malumudur. Ancak yeni uluslararası sistem şekillenirken Türkiye’nin dışarıda bırakılması artık mümkün görünmüyor. Ankara da tam bu noktada kendi doktrinini devreye sokarak yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri olmayı hedefliyor.
Elbette şartlar ağır. Savaşlar zinciri devam ediyor ve ekonomik maliyetlerini bütün ülkeler hissediyor. Buna rağmen Türkiye, günü değil birkaç adım sonrasını hesaplayan stratejiyle hareket ediyor.
İsrail’in sabotaj planlarının sona erdiğini söylemek mümkün değil. Görünen o ki Trump üzerinden yeni ikna girişimlerini sürdürecek. Buna karşılık Ankara da satrançta olduğu gibi her hamleye karşı yeni bir hamle üretme kabiliyetini ortaya koyuyor.
İsrail’in Doğu Akdeniz’de ve Yunanistan üzerinden ne ölçüde başarılı olacağını zaman gösterecek. Ancak Gazze sürecinde Türkiye’nin güçlenmesini engellemeye çalıştığı açık. Çünkü İsrail, kendisini bölgenin tek belirleyici aktörü olarak konumlandırmak istiyor. Bu hedef; doğal olarak Türkiye ile stratejik rekabeti beraberinde getiriyor. Ankara ise sabırla, sessiz fakat etkili hamlelerle bu oyunu bozmaya çalışıyor. İsrail’in giderek daha sertleşen politikalarının nedenlerinden biri de budur.
Gazze cephesine baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz. Hamas’ın silah bırakmayı kabul etmesiyle ilgili gelişmeler değerlendirilirken, Türkiye’nin ve özellikle MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın yürüttüğü arka plan diplomasisinin etkisi de dikkate alınmalıdır. Bu süreç, Ankara’nın stratejik hamlelerini okuyabilmek açısından önemli ipuçları veriyor. İsrail ise Türkiye’nin kurduğu bu siyasi satranç karşısında elindeki kozları yavaş yavaş kaybediyor.
ABD Başkanı Trump’ın da ortaya çıkan tablodan memnun olduğu görülüyor. Netanyahu’nun hamleleri sonuç vermedikçe Trump’ın İsrail’e karşı kullandığı argümanlar daha da güçleniyor. Ankara ise bu zeminin kalıcı hâle gelmesi için Hamas başta olmak üzere ilgili aktörlerle derinlikli çalışmalar yürütüyor.
Aslında buna “akıl oyunu” demek mümkün. Çok katmanlı bir satranç oynanıyor. Ankara’nın sonuç odaklı hamlelerini anlayabilmek için hem dış politikadaki adımlarını hem de içeride yürüttüğü siyasi stratejiyi birlikte okumak gerekiyor. Parçaları tek tek değil, fotoğrafın tamamına baktığımızda kapsamlı bir stratejik doktrin karşımıza çıkıyor.
İşte bu doktrine “Ankara Doktrini” diyebiliriz.

