Amerika Birleşik Devletleri bir gün pişman olacak.
Asıl soru ise şu:
Bunu ne zaman fark edecek?
Bugün İsrail’i kuran aklın, ABD’nin kılcal damarlarına kadar nüfuz ettiği yönündeki kanaat ne kadar gerçeği yansıtıyor? Bu soruya peşin hükümlerle değil, tarihin izini sürerek cevap vermek gerekir.
“Siyonizm dünya için bir beladır” derken, her alanda bir “paralel yapı” hâline geldiğini düşündüğümüz bu aklı gözümüzde büyütmüyoruz. Tam tersine, uzun yıllardır önümüze çekilen sis perdesini aralamaya çalışıyoruz.
Bunun yolu da tarihe dönmekten geçiyor.
II. Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa’yı, Almanya’nın yenilgiden sonra yaşadığı toplumsal kırılmayı ve rövanş duygusunun nasıl siyasal bir harekete dönüştüğünü yeniden okumadan, Hitler’i de bugünün dünyasını da sağlıklı değerlendiremeyiz.
Çünkü bugünü anlamanın yolu, dünü doğru okumaktır.
İsrail nasıl kuruldu? Kimler tarafından kuruldu? Bu süreç ne zaman başladı?
Bu sorulara net cevaplar vermeden, bugün ABD içerisinde “paralel yapı” hâline geldiği iddia edilen siyonist aklı çözümlemek kolay değildir.
İsrail’in, Gazze’de uyguladığı ve birçok uluslararası çevrenin soykırım olarak nitelendirdiği politikalar eşliğinde Orta Doğu’da kalıcı bir hâkimiyet kurma arayışını doğru okumak hayati önem taşımaktadır. Çünkü bu mesele yalnızca İsrail’i değil; coğrafyamızın ve dünyanın geleceğini de ilgilendirmektedir.
Çarlık Rusya’sı neden çöktü? Osmanlı Devleti nasıl yıkıldı?
Bu sorular üzerine çok sayıda değerlendirme yapılmıştır. Ancak perde arkasındaki güç ilişkileri ve yönlendirici aktörler çoğu zaman yeterince tartışılmamıştır.
Oysa asıl konuşmamız gereken konu budur.
Uzun yıllardır medya, siyaset ve finans üzerinden oluşturulan algılarla bazı başlıkların konuşulması engellendi; bugün de benzer yöntemlerin sürdüğünü söyleyenler bulunmaktadır.
ABD içindeki paralel yapı
Tarih boyunca hemen her devletin içinde farklı güç odakları ortaya çıkmıştır. Bu yapıların önemli bir kısmı, devletleri içeriden zayıflatan unsurlar olarak değerlendirilmiştir.
ABD’nin stratejik önceliği Çin ile rekabet olmalıydı. Güç dengesi açısından bakıldığında en az maliyetli ve en rasyonel strateji buydu.
Ancak Washington, İran ile doğrudan karşı karşıya geldi.
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
Bu süreç en çok kimin işine yaradı?
Bu tabloyu şekillendiren aklın siyonist bir perspektife sahip olduğu yönünde değerlendirmeler yapılabilir. Ancak aynı süreçte Çin’in ve İngiltere’nin elde etmeye çalıştığı stratejik kazanımları görmezden gelebilir miyiz?
Peki İran bu denklemin neresinde duruyor?
İran, yaşanan gelişmeleri yalnızca dış politika açısından değil, kendi iç dengeleri bakımından da bir fırsata dönüştürmeye çalıştı. Aynı zamanda küresel masada yeniden ağırlık kazanmak ve kaybettiği etkinliği geri almak için oluşan zemini değerlendirdi.
Dikkat çekici olan ise şudur:
İran’ı zayıflatacağı düşünülen stratejinin sonunda güç kaybedenler listesine ABD de eklenmiş görünmektedir.
Peki neden?
İsrail’i kuran akıl neden bugün ABD’nin küresel gücünü aşındıran bir sürecin parçası hâline gelmiştir?
ABD bu paralel yapıya karşı koyabilecek midir?
Bu sorular her geçen gün daha yüksek sesle soruluyor.
ABD kamuoyu da siyaset kurumu da uzun yıllardır olmadığı kadar İsrail’in Washington üzerindeki etkisini, Yahudi lobisinin rolünü ve karar alma mekanizmalarındaki ağırlığını tartışmaya başlamıştır.
Bu tablo, bazı yönleriyle 1930’lu yıllarda Avrupa’da başlayan sorgulama sürecini hatırlatmaktadır.
Peki o sürecin sonunda ne yaşandı?
Almanya’da ırkçı siyaset iktidara taşındı. Alman halkı ağır bedeller ödedi. Hitler intihar etti. Ardından İsrail Devleti kuruldu ve Avrupa’daki Yahudi sermayesinin önemli bir bölümü ABD’ye yöneldi.
Bugün Trump neden bu kadar sert bir siyaset izliyor?
Çünkü Çin’e yönelen Amerikan sermayesini durdurmaya çalışıyor.
Peki hangi sermaye?
II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında yaşanan ekonomik ve jeopolitik dönüşüm ile bugün yaşananlar arasında benzerlikler var mı?
Belki de üzerinde en çok düşünülmesi gereken soru budur.
ABD artık kendi içindeki güç mücadelesiyle yüzleşmek zorundadır. Çünkü siyonist aklın ABD’nin küresel gücünü yıprattığını ve stratejik kapasitesini zayıflattığını düşünenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.
Trump’ın İsrail’e ne ölçüde mesafe koyabileceği de ABD içindeki bu güç odaklarıyla ne ölçüde mücadele edebileceğine bağlı olacaktır.
Gelinen noktada görünen gerçek şudur:
ABD, uzun yıllardır görmezden geldiği birçok soruyla artık doğrudan yüzleşmeye başlamıştır.

