Aslında bu başlığın orijinali “Yetmeyecek” diye bitiyordu ama size kıyamadım, üzmemek için soruya dönüştürdüm.
Tanıştığım, sohbet ettiğim insanlarda şöyle bir eğilim görüyorum. “Çocuklarımıza gayrimenkul bırakmalıyız”.
Bu eğilimin sebebi de “gelecekte iş bulmak, iş yapmak çok zor olacak, kira gelirleri olsun.”
Evet, gelecekte iş bulmak zor olacak, yapay zekâ birçok mesleği işlevsizleştiriyor.
Evet, iş yapmak, ticaret yapmak zor olacak. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Yenibosna’da, bizim gazetenin sokağında Çinli sokak satıcısı gördüm. Sırtında kocaman bir çanta, elinde bir masaj aleti. Muhtemelen çanta o masaj aletleriyle dolu. Hani şu tabanca gibi masaj aletleri var ya, onlardan.
Gözlerime inanamadım, dünya artık dev bir köy olmuş durumda. Masaj aleti satıyorsanız rakibiniz yan sokaktaki masaj aleti satan değil. Önceleri e-Ticaret sayesinde Türkiye’nin diğer ucundaki esnafla rakip olmuştunuz. Şimdi bizzat o aleti üreten adam yürüye yürüye, kapı kapı dolaşa dolaşa satıyor sizin müşterinize.
Kısacası evet iş yapmak da zor olacak.
Ama gayrimenkul kira gelirini çocuklarınıza hayat garantisi olarak görmek bugünün güneşiyle yarının çamaşırını kurutmaya benzeyecek.
Üzülerek söylüyorum. Gayrimenkulleriniz çocuklarımızı kurtaramayacak.
Çok iyi bir ahlak, çok iyi bir karakter, çok iyi muhakeme yeteneği ve çok iyi bir adaptasyon yeteneği kazandıramadığınız bir gencin gelecekte kira gelirini ana kazanç kalemi olarak görmesi ona güzel bir hayat sağlamayacak.
Sorunu yanlış yerde aramayın. Çocuklarınıza miras yoluyla kalana değil, genetik yoluyla ve anne-baba eğitimi yoluyla kalana odaklanın.
Enflasyon kirayı eritir. Deprem binayı yıkar. Kentsel dönüşüm değeri değiştirir. Vergi politikaları getiriyi azaltır. Ama hiçbir ekonomik kriz, hiçbir doğal afet, hiçbir hükûmet kararı bir insanın karakterini elinden alamaz. Sağlam bir karakter, her şartta yeni bir yol bulur.
Gayrimenkul bırakmak istiyorsanız bırakın, güzel. Ama önce ona şunu bırakın: Bir şeyi hak etmenin tadını bilen bir irade. Zorluğun içinde bile yolunu bulan bir zekâ. Ve her şeyden önce, insanlara güven veren bir karakter.
Çünkü yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, şu ana kadar taklit edemediği tek şey var: Gerçek bir insanın güven veren, sorumluluk alan, ilişki kuran varlığı.
İşte o varlığı yetiştirin. Gerisini hayat halleder.
BİR VAKIF, BİR DAVET, GÜZEL BİR AKŞAM
Bir gün bir mesaj aldım. Türkiye gazetesinde yazımı okuyan bir okurumun mesajı. Yazımı beğenmiş, gazeteden fotoğrafını çekip benimle paylaşmış. İsmi tanıdık geldi.
Çocukluktan beri siyasete meraklı olduğumdan “ben bu ismi biliyorum” dedim görür görmez.
İstanbul Beylikdüzü’nde zamanında çok büyük işler yapmış eski belediye başkanı Vehbi Orakçı.
Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü’ndeyken en çok övündüğü projesi olan Yaşam Vadisi’ni esas yapan kişi oymuş, bunu kendisinden dinlemedim, fotoğraflarını, gazete kupürlerini gözlerimle gördüm. Her neyse, mesele Vehbi Bey’in siyasi kariyeri değil.
Zaman zaman beğendiği yazıları paylaşır, yorumlarını eksik etmez. Kardeşimin vefatından sonra da özel olarak evimize kadar gelip taziye ziyaretinde bulununca samimiyetimiz daha da arttı.
Geçen haftaki yazımdan sonra kendisinin kurmuş olduğu vakıfta bir konferans vermem hususunda bir daveti oldu. Önceki akşam vakıflarındaydım. Çok seçkin, çok dertli, çok yaralı bir topluluk vardı karşımda.
Seçkini, dertliyi anladık da yaralı topluluk nasıl oluyor Ömer Ekinci dediğinizi duyar gibiyim. Konuşmam bittiğinde Vehbi Bey tek tek tanıştırdı. Her biri hayatının bir döneminde birtakım zorluklarla karşılaşmış, mücadeleler vermiş, haksızlıklarla karşı karşıya kalmış mücadeleci insanlardı.
Konuşmamın başlığı Anormallik Çağında İnsan Kalabilme Serüveni idi. Bu ismi Vehbi Bey’in davetinden sonra, bu programa özel belirledim. İlk kez bu program adıyla kürsüdeydim. Üstüne çok düşünüp bulduğum bu isim, içinde bulunduğum ruh hâlimi çok iyi anlatıyor.
Konuşmam öncesi masada otururken masadakilerle tanıştım. Bazıları siyasi kimliklerdi. Biri çok iyi tanıdığım, çocukluğumdan beri duyduğum, siyasette marka biri isimdi. Mukadder Başeğmez. 19, 20 ve 21. dönem milletvekilliği yapmış, sırasıyla Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi, AK Parti ve İyi Parti’de görev yapmış bir isim. Kendi döneminde meclisin en iyi hatibi idi Mukadder Bey. Edebiyat mezunu olmasının da etkisiyle çok etkili konuşmalar yapardı.
Mukadder Bey’in dışında da masada herkes kendini tanıttığında baktım ki neredeyse her partiden insan vardı.
Sunucumuz MHP’liydi. Masada İyi Parti kurucusu vardı. Vakıf başkanı ve ev sahibimiz Vehbi Bey Yeniden Refah Partisi MKYK üyesiydi. Salonda CHP’li vardı, AK Partili vardı. Anahtar Parti kurucularından bir isim vardı. Eski ordu mensubu vardı. Emekli bir rektör profesör hocamız vardı.
Masada kimse birbirini siyaseten eleştirmedi, siyasi görüşünü beyan eden hiç kimseye bir diğeri suratını asmadı.
O akşamı yaşayınca aklıma Cemil Meriç’in şu meşhur sözü geldi. "Bu ülkede ilerici, gerici, sağcı, solcu yoktur. Namuslu insanlar ve namussuz insanlar vardır.”
Ve ben namuslu insanların, namussuz insanlardan yüzlerce kat fazla olduğuna gönülden inanıyorum.
Her şeyden önce benim bu güzel kitleyle tanışmama vesile olan, hayatımdaki birçok diğer güzel şeyin de vesilesi gazetem Türkiye gazetesine teşekkürler. Bir araya gelmeye, istişare etmeye, kavuşmaya, kucaklaşmaya devam. Umudu kesmek yok. Programı davet eden AREV Eğitim ve Hizmet Vakfına, değerli Vehbi Orakçı başkan nezdinde teşekkür ediyorum.

