Şimdi bahsedeceğimiz hâdise bile Tek Parti Zihniyetini, tek başına anlatmaya yeter. Bahsini edeceğimiz zâtın ismini vermeyeceğiz:
Devrin damalı dolmuşlarıyla taksicilik yaparak nafakası peşinde koşan bu insan, söz edeceğimiz olay tarihinde Süleymaniye Câmiî’ne yakın oturmaktadır. Yahya Kemal’in teşbihiyle “Ulu mâbed’’e yine bir vakit namazına gider.
Namaz bitip, câmiden çıktığında cüzdanını çaldırdığını fark eder. Eyvah! Paranın gitmesi neyse ama cüzdanda “şoförlük ehliyeti’’ vardır. Hemen yakındaki polis karakoluna koşar. Şikâyetini söylemek için söze başlayacaktır ki komiser, öfkeyle bağırır:
-Başındaki şu suç unsurunu çıkart be adam!..
Mağdur vatandaş, şaşırır, elini başına atar! Yaşadığı üzüntü ve heyecanla başında namaz takkesi olduğunu unutmuş. Devir, Tek Parti Zihniyetinin eseri 27 Mayıs Darbesi devridir. 10 yıllık iktidar devrilmiş, Başvekil Adnan Menderes ve iki Bakan asılmış, yüzlerce DP’li mahkûmdur. Tam bir faşizan terör esmektedir. Vatandaş, karakoldadır. Kolay mı, heyecanlanmamak mümkün mü? Karşısında koskoca komiser bulunmaktadır.
1997’de başlayan 28 Şubat Cunta Zulüm Günlerinde başı örtülü anneler, evladlarının okul bahçelerine giremedikleri, onların mezuniyet törenlerine katılamadıkları gibi 1923-1950 arası Erken Cumhuriyet’te de vatandaş, şikâyet ihbarı için polise, jandarmaya, hatta tedavi için gönül rahatlığıyla hastaneye gidemezdi. O kadar ki kafasındaki kasketten pamukların fırladığı, üstündeki ceket, köyde müştereken kullanılan eşya olan T.C. vatandaşı, eczaneye bile ayakkabısını çıkartarak girmeye teşebbüs ederdi. Hâkim, müdde i umumî zaten bir tarafa, polisten korkulur, tahsildardan merhamet dilenir, muallim bey karşısında mahcup konuşulurdu. Nahiye müdürüne, kaymakama, valiye yaklaşmak olacak şey değildi…
Uzak tarih olarak yüz sene öncesinden daha yakın tarih olarak da 60 yıl evvelinden söz ediyoruz. Bugün ortadan çatlayarak iki partiye ayrılan ve tükeniş sürecine girmiş olan Tek Parti Zihniyetini şimdi nakledeceğimiz şu vak’a, çok net izah ve resmeder. Eskiden yazmıştık, bugün yazıyoruz, gerektiğinde yine yazacağız. 10 yılda 15 milyon genç yarattığı iddiasını taşıyan, kanunlardan, gündelik hayata, modaya ve daha nelere nelere kadar şahsiyetsiz bir Avrupa replikası bu zihniyet, 14 Mayıs 1950’de DP karşısında seçimleri kaybederek hezimete uğrayınca parti kodamanları, “Millî Şef’e’’ koşarlar:
-Ne yâni iktidarı, Hasolara, Memolara mı vereceğiz?
Bazılarının “bizim dinimiz Kemalizmdir’’ dediği bu kadrolar, sırtına bir ur gibi yapıştığı Anadolu çocuğuna böylesine kerih ve tiksindirici bir tavırla bakıp, öylece muamele etmektedir. Bundan dolayı tebessümden nasipsiz Küçük Şef bâzı valiler, başlarındaki Millî Şef’e layık olmak için karşılarındakilere böcek muamelesi yaparak onları terletmekte, titretmektedirler. Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, o meşhur sözünü işte böyle bir ortamda etmiştir:
Dâvâ eri, fikir ve gönül adamı Osman Yüksel Serdengeçti, 1944 yılında tutuklanır. Cezaevine gönderilmeden evvel hukuk bir kenara bırakılarak evvela Vali Bey’in huzuruna çıkartılır. Şefi gibi Hitler bıyıklı Nevzat Tandoğan, karşısında dimdik duran maznunu tepeden tırnağa süzdükten sonra edebden mahrum ağzı, çalışmaya başlar:
-Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var. Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi askere çağırdığımızda askere gelmek!!!..
Bu yüz karası sözleri, burada daha evvel de yazmıştık. Mermeri, suyun ısrarı deler. 1940’larda Nevzat Tandoğan’da bu şekilde tecessüm eden Tek Parti replika zihniyeti, 1980’lerde darbe günlerinde devam ediyordu. Kenan Evren, “adaleti temin için bir sağdan, bir soldan astık!’’ derken merd-i kıptîlik yapıyordu. Aynı üslupla şunu da söyleyebilmiştir:
-Ne yapacaktık; besleyecek miydik?
Bu manzara da malum zihniyetin apoletli hâlidir…
Osman Yüksel, Tek Parti döneminde yazı ve konuşmaları sebebiyle 8 defa mahkûmiyet aldı ve 4,5 yıl hapis yattı…
Kemal Tahir’i 1938-1950 arası hapiste yatıran bu da zihniyettir. Sabahattin Ali’yi 2 Nisan 1948’de görevli sopasıyla katleden başka zihniyet değildir.
Necip Fazıl’a 1942’den itibaren 8 defa mahkûmiyet veren ve şairi, toplamı 42 ay 20 gün hapis yatıran aynı “replica’’ kopya zihniyettir. Sultan’üş Şuara, 25 Mayıs 1983’te hapishanede vefat etmediyse bunu Ayhan Songar’a borçluyuz. Ayhan Hoca, sağlığı hapse girmeye engel diye rapor yazarak üstadı, bir hapishane çilesinden daha korumuştur.
1980 darbe şiddeti eserken savcı, “Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin’’ adlı eseri sebebiyle Necip Fazıl hakkında dâvâ açmıştı. Müsned suç, ilk reisi cumhura hakaret iddiasıydı. ‘‘Eserde suç unsuru yoktur’’ diye bilirkişi raporu olduğu hâlde Yargıtay, karardan bir yıl sonra 1982’de mahkûmiyet kararını tasdik etti.
Adaletin, siyâsetin emrine girmesinden büyük cinâyet olamaz!..
Bitmedi:
Nazım Hikmet’e 28 yıl 4 ay hapis veren, 12 yıl 7 ay hapis yatıran, yurt dışına çıkmaya mecbur bırakan ve göğsüne “vatan haini’’ yazan da o taklitçi zihniyettir.
Bunlar, ülkemizde maalesef yaşanmış zalim dramlardan, meşhur misallerdir. Daha birçoğu var. Öyle ki şu satırların yazarı da 28 Şubat mezâliminde üniversite önlerinde yerlerde sürütülen kız talebelere yapılanları tenkid etti diye İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu tarafından aleyhine dâvâ açılması sebebiyle mahkûmiyet aldı.
Ne hazindir ki o gün uğruna mahkûmiyet aldığımız aziz örtü, bugün bir kısım çağdaş uygar ve ilerici mestureler tarafından anlamından koparılmıştır. Farkında olmasalar bile ciddî bir muhafazakâr, hatta belki dindar kitle, Stockholm sendromuna yakalanarak Kemalistleşmiş bulunuyor. Gerçekle yüzleşmek, kolay değildir.

