BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İki hedefleri vardı dadaşların: Ya şehit olacaklardı ya da gazi

Moskof’u; geldikleri gibi geri göndermekten maada dertleri, maksatları yoktu...
 
Gecenin köründe, uyku sersemliğiyle yatağından fırlayan dadaşlar; “Ya Allah, Bismillah” deyip gözlerini ovuşturarak daha önceden hazırladığı ne varsa kaptığı gibi dışarı koşuyordu.
“Ne oldu?”
“Nereye, niçin gidiyoruz?”
“Nerede, ne yapacağız?”
“Geride bıraktıklarımız ne olacak?”
“Evimize, barkımıza, malımıza, davarımıza kim bakacak?”
“Soğukta, karda, kışta üşümez miyiz?”
“Üşürsek nasıl ısınacağız, ne yapacağız?”
“Nereye kadar gideceğiz?”
“Ne zaman döneceğiz?”
“Ne yiyip ne içeceğiz?”
“Yaralarımızı kim saracak?”
“Şehidlerimizi ne yapacağız?”
Sorular... Sorular... Cevap bekleyen sualler çoktu da bunları hesaba katan hiç yoktu. Tek düşünceleri, tek hedefleri vardı dadaşların; o da “Erzurum’u Rus’a, Ermeni’ye teslim etmemek…”
Birer canlı mezar hükmünde olan evlerde; dışarıya çıkmaya mecalleri olmayan ihtiyarlar, hastalar ve bir de çocuklar kalmıştı. Bunlara da; kapıların iyice kilitlenmesini ve arkalarının da hiç açılmayacak şekilde takviye edilmesini, sıkı sıkıya tembihleyerek, bilemedikleri, tanımadıkları düşman üzerine koşuyorlardı sadece.
Moskof’u; geldikleri gibi geri göndermekten maada dertleri, maksatları yoktu... Dadaşların düşmanlar için düşündükleri iki şey vardı: “Kanlı çizmeleriyle ya vatanımızı kirletemeyecekler, ya da hâk ile yeksan olacak, defolup geldikleri gibi geri döneceklerdi.” Kendilerine yakıştırdıkları iki şık vardı: Ya “şehid” olacaklardı, ya da düşmanı imha edip “gazi” rütbesine kavuşacaklardı. Üçüncü bir yolları, ihtimalleri yoktu. Katiyen geri adım düşünmüyorlardı.
Ya ölüm, ya zafer!
                  ***
     SARHOŞ RUSLAR!..
Biraz istirahat eden General Loris Melikof, rahat değildi, ne yaptıysa uyuyamadı. “Şafak sökmek üzere” dedi, kalktı, çadırından çıktı. Siperlerde durarak bir an gökyüzüne baktı. Şişman, çarpık bacaklı, uçları ağzına dolan pos bıyıklı, avuçları çatlak çatlak, dört köşe elleri olan sert tabiatlı, kibirli bir adamdı. Gök gözlerinde korku dolu, düşünceli bir ifade vardı. İri, sini biçimli general şapkasının altından fırlayan kızıl saçları kıvrım kıvrım ve dağınıktı. Bir yandan siperlere gizlenmiş öyle duruyor, bir yandan da kınından çıkardığı çarın hediyesi altın kakma tabancasını pantolonunun cebine sokmağa çalışıyordu. Acelesi vardı. Eli ayağı birbirine dolaşmıştı. Bir türlü bağlayamadığı kemerini çözdü, yeniden ilikledi. Birilerinin görmemesi içinde sağa, sola bakınıyordu. Ne yaptı etti tekrar bağladı. Aradan geçen zaman zarfında generalin göbeğinin ne derece fark ettiğini kemerindeki yıpranmış deliklerden anlamak mümkündü. Havayı kokladı, etrafı iyice kontrol ettikten sonra birini işaret parmağıyla kapatıp kuvvetle sümkürerek burun deliklerini sırayla temizledi. Sonra ellerini ovuşturarak çadırına doğru yürüdü... DEVAMI YARIN
 
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
618580 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/618580.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT