BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

“Haydi çabuk ol baba, ne zamandır seni bekliyorduk”

Koşarak gelen çocuklar da babalarının paçalarına sarılmış, çekiştiriyorlardı ha bire...
 
Çocuklarıyla birlikte köyden ayrılırken her şeyiyle bitikti Yusuf. Seksen üç zelzelesi küçük yaştaki iki körpesini elinden almış, mal davarı telef olmuş, enkaz kaldırma çalışmaları esnasında biriktirdikleri altınları da ortadan kaybolmuştu. Ölen çocuklarına mı, biriktirdiklerinin çalınmasına mı yanacaklarını şaşırmışlardı. Bu acı hatıralardan uzaklaşmak, yeni yerlerde, yepyeni iş ve hayat kurabilmek ümit ve niyetiyle böyle bir maceraya atılmışlardı. Zayıflıktan, kendi gibi yüzünün rengi hepten kaçmış, yürüyen ölü misali hayat arkadaşı Şükriye kapıyı açtı, “Bey hoş gelmişsin” dedi, içeri girmesi için yana çekildi.
- Hoş bulduk Hanım.
- Hadi içeri.
- !!!
- Buyur, niçin tereddüt ediyorsun? Senin evin Bey. Yanlış yere gelmedin.
- Burnuma yemek kokuları geliyor da…
- Sorma bey! Gir, anlatırım.
-!!!
Bu arada, koşarak gelen çocuklar da babalarının paçalarına sarılmış, çekiştiriyorlardı ha bire.
“Hadi baba sofraya!”
“Çabuk ol baba! Ne zamandır seni bekliyorduk!”
"Hadi oyalanma baba!”
"Anne acıktım!” deyip ha bire çekiştiriyorlardı babalarını sofraya doğru.
Bu senenin o coşkulu, coşkulu olduğu kadar da hüzünlü ilkbaharı; yeni muhacir aileyi ayağa kaldırmaya yetmiyordu. Aslında köyden şehre gelen genç tecrübesiz aile en önce neyi, nasıl yapacağını tam bilmiyordu. Sadece kendi imkânlarıyla ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyor. O büyük altüst oluşun içinde bir genç baba, bir anne, üç çocuk… Bir zamanların eli kınalı taze gelini, çocuklarının müşfik anası Şükriye Hanım, yeni yerin yorgun zavallısı durumundaydı.
Şirin memleketin dört bir yanından gelmiş huyu, suyu birbirine uymayan, değişik mizaç ve meşrepteki insanlarla hemhâl olmak kolay olmayacağa benziyordu. Alanın satanın, cahilin okumuşun kendileriyle ve hasım bildikleriyle yer altında bazen de açıkça yer üstünde dönen amansız entrikalarına dayanabilmek tecrübe isterdi, dirayet, güç kuvvet isterdi… Hiçbiri de bunlarda yoktu. Bir yanda kaybetme korkusuyla ama hiçbir zaman kalbinden çıkaramadığı sevgilisi Yusuf’u, öte yanda henüz tomurcukta olan canından canları ve yaşadıkları hakikatler yumağı… Kaybedilmesi mümkün olacak koca hayaller, ellerinden alınmak istenen şeyleri ise düşünmek dahi istemiyordu. Zaten kara toprağın kara bağrına bıraktıkları civanlarını akıllarından çıkarmak ne mümkündü. Ve hep aynı sual:
“Evlat mı, yoksa zillet mi?”
               ***
Aşkın odu ciğerimi, yaka geldi, yaka gider.
Garip başım bu sevdayı, çeke geldi çeke gider.
Kar etti firak canıma, âşık oldum ol Sultana.
Aşk zincirin dost boynuna, taka geldi, taka gider.
Çok zeki ve ferasetli olan evin kadını Şükriye Hanım, fedakâr beyinin, her biri bir mücevher evlatlarının pek muteber olduğunu düşünüyor ona göre de elinden geleni yapıyordu. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620012 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620012.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT