BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İki kafadar "Bizim Köşe" dedikleri sahildeki metruk bir yere gittiler...

Küçük Ali ile Ömer, hissettirmeden, karşılıklı göz kırpıştırarak birbirlerini selâmladılar.
 
 
Ömer, Eshâb-ı kirâm hazretlerini anlatırken o ufak tefek çocuk daha bir heybetli göründü gözüne. Sanki o devirdeymiş gibi şahit olduklarını tek tek, heyecanla ve sıkılmadan anlatıyordu:
"Sözün özü şu diyebiliriz: Büyük fedakârlıklarla bugünlere gelindi. Kolay değil. Biz bugün hâlâ buralardaysak bu kabirlerde yatanlara çok şeyler borçluyuz. Gayet adil, becerikli, cesur, âlim sultanların sayesinde dünyanın en ücra köşelerine kadar gidildi. Büyük devletler kuruldu. Onlar; bizim anlatamayacağımız kadar büyüktüler ve çok çok büyük düşünüyorlardı..."
Ali’nin gözü hep arkadaşındaydı. Ömer ile burada buluşup evden getirdiği emaneti tanıdık bir iki yere göstereceklerdi.
Rehber, daldığı sohbetten başını çevirip Ali’yi görünce:
“Hey ufaklık, o elindeki de ne?” der demez yerinde duramayan Ömer:
"O benim arkadaşım. Ben de turist rehberi olmak istiyorum. Onun için müsaade almadan devreye girdim. Kusuruma bakmayın. Konu tarih olunca bir şeyler diyemeden geçemedim" diyerek zevahiri kurtarmaya çalıştı aklınca.
"İyi de oldu yeğen! Sayende dinlenmiş oldum" dedi tecrübeli rehber de...
Küçük Ali ile Ömer hissettirmeden, karşılıklı göz kırpıştırarak birbirlerini selâmladılar. Her zamanki o nazik üslubuyla dinleyicilere teşekkür etti. Rehber Osman Abi:
"Sabahın bu erken saatinde herkes sıcak döşeklerinde renkli rüyalar görürken, sizler bu mânevî huzurda kimseye nasip olmayacak çok şeyler ama pek çok şeyler kazanmış olarak evlerinize döneceksiniz inşallah. Ne saadet… Ve ne saadet size bu terbiyeyi veren annelere, babalara… İnanın böyle güzel insanlara hayranım, minnettarım..." diyerek tek tek ellerini sıktı. Daha bir keyiflenmişti kimine göre Osman Amca, kimine göreyse sadece “Abi…”
               ***
İster cefa ister vefa,
Kahrın da hoş lütfun da hoş.
Bir dert gönder yahut deva!
Kahrın da hoş lütfun da hoş.
Ali ile Ömer iki kafadar… "Bizim Köşe" dedikleri, sahildeki metruk bir yere gittiler. Cebinden çıkardığı üzeri susamlı, henüz tam soğumamış simidi iki eşit parçaya bölen turist rehber adayı Ömer, yarısını can arkadaşına uzattı. Isırdığı lokmayı ağır ağır çiğneyen Ali, kaç gündür kafasını meşgul eden meseleleri nasıl anlatacağını şöyle bir toparladıktan sonra gazete kâğıtlarına sarılı, dışarıdan ne olduğu tam anlaşılmayan yükünü, bankın üzerine koydu ve hemen açtı. Sanki ona çok şey diyecekmiş de diyememe hâli vardı. Oldukça mahcup yüzüne baktı Ömer.
Nazik bir hareketle gazetenin içindekileri eline aldı yakından baktı, baktı… Hazine bulmuş bir mücevherci hassasiyetiyle inceledi ve hüzünlü bir sesle başladı konuşmaya:
"Gördüm... Dediğinden de mükemmel..." dedi ve ilave etti:
- Ama yine de acele etmeyelim, birkaç yere göstermeden kararımızı vermeyelim derim...
- Ben anlamam Ömer! Nasıl dersen öyle yapalım!
- Tamam Ali…
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622215 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/622215.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT