BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Deniz fenerindeki Uğur

Uğur Arslan ismindeki televizyoncuyla tanışmıyoruz.. Bir kere bile kanuşup görüşmüşlüğümüz yok. Hal böyle iken önceki gün O'nun gerçekleştirdiği bir iftar sofrasındaydık. Davet ettiği adresle iş merkezimiz İstanbul'un iki aksi istikametindeydi. İftar trafiğinde gidilmesi pek de kolay değildi. Bulunması da belki kolay olmayacaktı. Buna rağmen davetiyede 'Deniz Feneri' imzasını görünce aynı zamanda Türkiye sancılarına aklı başında çareler arayan MÜSİAD'ın da davet sahipliğini yaptığı o iftara gitmeye karar verdik. Uğur Arslan'la tanışmadık ama kendisini biliyoruz. Analar ne arslanlar doğurmuştur. İşte O, öylesi arslanlardan biri. Baktığınızda zayıf, çelimsiz, kuvvetli bir rüzgârın bile önünde zor dayanacağını sandığınız çırpıcık bir delikanlı sanırsınız. Halbuki öyle değil. Fedakâr, teşkilatçı ve sabırlı bir adam. Kalbi, insana hizmet aşkıyla dolu. Soyismiyle müsemma. Yaptıklarını senelerdir Kanal 7'de takip ediyor olmalısınız. Düşkünün, fakirin, yoksulun, çaresizin, kimsesizin, âfetzedenin yanında yer alan İslâm ahlakından nasipli, mütevazı, hani 'konuşmasam da şuradan kaçıp gitsem' dercesine utangaç bir ülke evladı. Serapa merhamet. Ekibi de öyle. Yaş ortalaması herhalde 30'u aşmayan tertemiz insanlar. Onları, Deniz Feneri'ni takdir etmemek tek kelimeyle kıymet bilmemek olur. Ekranda görüyorsunuz. O ve ekibi, hiçbir gösterişe, desinler basitliğine kapılmadan en olmadık ücra mahallelerin hiç açılmadık kapılarını tıklatmaktalar. Sırtlarında yükler, ellerinde sefer tasları, yanlarında para, erzak, giyecek. bir sürü ihtiyaç maddesi. Olandan alıp olmayana veriyorlar. Hekim temin ediyorlar. Ev arıyorlar. Olan hayrının yerini bulduğu inancıyla müsterihken ümidi tam da tükenmeye yüz tuttuğu anda kapısı çalınan dul, yetim, sahipsiz, terk edilmiş, analar, eşler ve onların dünyaları gam dağlarıyla dolu gencecik evlatları, kendilerine gelen sımsıcak dostluklardan dolayı müsterihler. Hiç kimsenin şüphesi olmasın. Şu ân Türkiye'de en fazla dua alan kişilerin başında Uğur Arslan ve arkadaşları geliyordur. Pazartesi günü de Ümraniye'de bir büyük kapalı spor salonunda bin yoksul ve bin varlıklı aileyi aynı iftar sofrasında, aynı masalar etrafında buluşturdular. Biz medya mensuplarını da herhalde müşahid olarak çağırmışlardı. Ne var ki medyamız orada yoktu. Kim bilir o saatte kaç kameraman, kaç muhabir, kaç gazeteci, hangi zekâ fukarası mankenin hangi bayağılığını keşfetmek gibi emsalsiz bir görev peşinde koşuyordu. Yaşmaklı analar, kederli babalar, onların şu yoksulluk prangalarını paralayıp ileride kim bilir hangi büyük hizmetleri omuzlayacak gözlerinin içi ışıl ışıl çocuklarıyla bir ramazan günü aynı mubarek havayı teneffüs ettik. Sermayeyle merhameti barıştırmış iş adamları, merhametle ilmi ayırmayan akademisyenler, aynı inancın tonlarını teşkil eden siyasetçiler de hazırdı. Hepsi aynı ortak paylaşma duygusunu yaşadılar. Hayırda yarışmak lazım. "Ben tek başıma ne yapabilirim?" demek yerine ilk adımı atmalı. Sonrası gelir. Belki Uğur Arslan da hizmetin böylesine tutacağını tahmin etmiyordu. Tutar. Yeter ki yılmadan, yorulmadan yola devam edilsin. Hizmette inatçı olmalı. Göz yaşlarıyla sulanan yanaklarda gülücükler açtırmak ne gıpta edilecek bir makbul davranıştır. Duaya talip olan kazanacaktır. Hem de iki cihanda. Evet, Uğur Arslan'ı tanımıyoruz. Buna rağmen O'dan söz ettik. Maksat sayıları çoğalsın.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
130441 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/130441.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT