İran’daki idare, 1979 Humeyni darbesinden on yıl sonra yapılan halk oylamasıyla bugünkü şeklini aldı. 1989’a kadar Başbakanlık makamı vardı. '89’daki anayasa değişikliğiyle bu makam lağvedilerek Başbakan’ın salahiyetleri, Reis-i Cumhura devredildi. Böylece Cumhurbaşkanlığı, sembolik makam olmaktan çıkarıldı. Anayasaya göre icranın başı, dinî lidere bağlı olan Cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanını halk seçer. Bakanları, Cumhurbaşkanı tayin eder, Hükûmeti Cumhurbaşkanı kurar. Hükûmet, İslâmî Şûra Meclisi’nden güvenoyu alır.
İran’daki en üst irade ve karar merciî, Velâyet-i Fakih denen dinî liderliktir. Yasama, yürütme ve yargının başı olan bu fakih; hukukçu, halkın velisi; koruyucusudur. Devletin iç ve dış siyâsetini dinî lider tayin eder. Şii inancı üzerinden Humeyni’nin geliştirdiği bu görüşe göre böylece Mehdi aleyhisselamın yokluğundaki boşluk doldurulmaktadır.
Daha iyi anlaşılsın diye Vilayet-i Fakihlik, belki, İslam devletleri, Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemindeki Hilâfetle karşılaştırılarak açıklanabilir. Dört Büyük Halife döneminde Devlet Reisliğiyle Hilafet, aynı şahısta mündemiçtir, toplanmıştır. Emevîlerde de Sultanlık ile Hilafet aynı devlet reisinin şahsında birleşmiştir. Abbasilerde bu iki kuvvet birbirinden ayrılmıştır. Sultan, askerî ve siyasi gücün sahibidir. Halife, mânevî makamdır. Tatbikattaki bu kuvvetler ayrılığı, Hilafet makamını, müeyyide gücü olmayan zayıf bir temsil makamına dönüştürmüştü.
Hilafet, Yavuz Sultan Selim Han, 22 Ocak 1517’de Mısır Sefer-i Hümâyununda kazandığı Ridâniye Zaferiyle Memluk Devletine nihâyet verdi. Son Abbasî Halifesi III. Mütevekkil, Hilâfeti, Yavuz’a devretti. Böylece Fatih Sultan Mehmed Handan beri Cihan Hükümdarı olan Osmanlı Sultanları, bundan böyle Halife-i Müslîmin, Müslümanların Halifesi, ünvanına da sahip oldular. Osmanlı Sultanları içinde Hilâfeti, bütün Müslümanları kucaklayacak şekilde en etkili şekilde işleten Padişah, Abdülhamid Han-ı Sânidir.
Cumhuriyet değişikliği üzerine 18 Kasım 1922-3 Mart 1924 tarihleri arasında Devlet reisliğiyle Hilafetin, farklı makamlarda temsil edilmesi yoluna gidildiyse de olmadı.
Safevi İran’ı, Osmanlı Hilafetini kabul etmemiştir.
İran’ın 1979 sonrası dinî ve idarî yapısı budur. Görüldüğü gibi mânevi ve idarî irâde velâyet-i fakih adlı şahıstadır. Başvekillik kaldırılarak; Başbakana bir bakıma cumhurbaşkanı denmiştir. Başbakanlığın kaldırılıp Cumhurbaşkanlığı’nın sembolik olmaktan çıkarılarak yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesi bir ülke vatandaşlarının, bir milletin kendi takdiridir. Nitekim ’89’daki Anayasa değişikliği de seçmene gidilerek yapılmıştır. Bundan dolayı bu karar anlaşılabilse de İran’ın askerî alandaki uygulaması anlaşılır gibi değildir. Şunu demek yanlış olmaz: İran, sadece inançta değil askerlikte de diğer İslam devletlerinden ayrılmakta. İzahı, anlaşılması çok zordur ki İran’da devletin bir ordusu vardır; İran Silahlı Kuvvetleri. Bu var iken bir de İnkılâb Muhafızları Ordusu ihdas edilmiştir. Kara, hava, deniz, temel kuvvetler ile Kudüs Gücü vs. diye ayrılan bu askerî varlık, 125 bin kişidir. Cumhurbaşkanına bağlıdır.
İran ordusu, ülkeyi işgal ve devletin hükümranlığını ihlâl edecek dış tehlikelere karşı mevcutken Devrim Muhafızları Ordusu, İran Ordusunun, rejime karşı yapacağı muhtemel darbelere, Şiî rejim ideolojisinden sapmalara karşı bizzat Humeyni tarafından 1979 yılında kurulmuştur. Ordu gibi bir devletin olmazsa olmaz unsuru olan bir sahayı böylesine birbirine hasım gibi iki ayrı yapılanmayla şekillendirmenin izahı ve anlaşılır tarafı olamaz. Birinin adı “İran İslam Cumhuriyeti Ordusu”dur. Diğerinin adı ise “İslam Devrim Muhafızları Ordusu.” İkincisinin klasik ordudan güçlü olduğu ifade ediliyor. İran Ordusu 610 bin kişiliktir. 350 bin de yedek ordusu vardır…
ABD-İsrail saldırısına maruz kalan İran’a baktığımızda ortada ordu adına konuşan, sesi duyulan ve çarpışan yalnızca İnkılap Muhafızları görülmektedir. Hâlbuki, yukarıda belirttiğimiz gibi bu kuvvet, dahili tehlikelere karşı ihdas edilmişti. İşgal ve millî egemenliğe, vatana karşı vaki saldırılara İran Ordusu karşı koyacaktı. Bu tuhaf vaziyeti izah etmek gerekirse denecek şudur:
-İran Ordusu, Humeyni eliyle kargaşaya ve çok başlılığa sürüklenmiştir. Açıkça belli ki burada bir yetki karmaşası ve çekememezlik var. İran, ordusu işe karıştırılmıyor olsa gerek. Sesinin çıktığı yok. Buna mukabil, Devrim Muhafızları sahnede. Bu da iki ordu arasında bir çekişme olduğunu düşündürüyor. Öylesine tehlikeli bir durum ki Allah göstermesin iki ordu birbirine düşebilir veya bu oyuna getirilebilir…
Şunu biz, bugünden söyleyelim… Dediğimizi, gelişmeler de teyid edebilir. Hiç hakları yokken rejimi değiştirme bahanesiyle ülkenin tabiat servetlerini gasp için İran’a girenler aksine rejimi pekiştirdiler. İnkılab Muhafızları, millî birliğin doğduğu havadan istifadeyle fırsatı değerlendirip, kendilerini İran’ın tek ve en üstün kuvveti hâline getirdiler. Orada da kalınmadı. Devrim Muhafızları, komuta kademesi kendilerini devletin söz sahibi ve üstün gücü olarak görmekteler. Cumhurbaşkanına da Velayet-i Fakih’e bağlılık zâhiridir. İran’da rejim, değişim yoluna girdi ama bu, Siyon-Evanjelist arzuya göre olmadı, olmuyor. İçeride yumuşak bir darbe, geçiş oldu ve olmakta.
Evanjelist-Siyon İttifakının ajan faaliyetleriyle bu değişimi işleyerek Türkiye-İran çatışmasını başlatma tehlikesine karşı, İran da Türkiye de çok uyanık olmalıdır.
1979’daki Humeyni darbesinden sonra Irak ve İran’ın birbirine kırdırıldığı, iki devletin de zayıflatıldığı unutulmamalı. Önce güçten düşürülen Irak, işgal, gasp ve katledildi. Şimdi de onun devamı olarak İran, aynı mezalime mâruz.
İran’la hesaplaşma, savunma sanayiinde başını almış giden, kalkınan, iki asırlık mesafeyi kapatma yolunda olan Türkiye, takdir edilmez!..

