Hazreti Ebu Bekr’den sonra Eshab-ı Kiram’ın en büyüğü ve Peygamberimizin ikinci halifesi ve Aşere-i Mübeşşere’den yani Cennetle müjdelenen on kişiden biri. Hicretten kırk sene önce Mekke’de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Ka’b’da soyu Peygamberimizin soyu ile birleşir. Babası Hattab Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden, annesi Hanteme binti Hişam Ebu Cehl’in kız kardeşi idi. Künyesi Ebu Hafs’dır.
İslam’dan önceki Mekke toplumunda doğup büyüyen Hazreti Ömer nesep ilmini iyi bilirdi. Gençliğinde ata biner ve güreş yapardı. Babasının koyunlarını güderdi. Daha sonra ticaretle meşgul olmuş ve çeşitli memleketlere gitmiştir. Aynı zamanda Kureyş’in sefiri yani elçisi idi. Hicaz bölgesinin o zaman en meşhur ve en büyük panayırı olan Ukaz panayırında defalarca güreşte birinci oldu. Ayrıca hitabetinin üstünlüğü ve ata binmekteki mahareti ile meşhur olmuştur. Eyere dokunmadan ata binerdi. Sol elini sağ eli gibi iyi kullanırdı. Çok heybetli, cesur ve çok kuvvetli idi. Edebinden, hayâsından Resulullah’ın huzurunda o kadar yavaş konuşurdu ki, Peygamberimiz; “Yüksek söyle ya Ömer işitemiyorum.” buyururdu.
İstanbul Ayasofya Camii’nde hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin "Ömer el-Faruk radıyallahü teala anh" yazılı levhası.
Peygamberimiz bir gün gördü ki Hazreti Ömer ile Ebu Cehl bir yerde oturmuşlar, gizli gizli bir şeyler konuşuyorlardı. O gece Resulullah; “Ya Rabbî! Bu İslam dinini Ömer ile yahut Ebu Cehl ile kuvvetlendir.” diyerek dua etti. Peygamberimizin duası üzerine Hazreti Ömer Müslüman olmakla şereflendi.
Müslüman Olması: Bi’setin altıncı yılında Hazreti Hamza Müslüman olup, Resulullah’ın saflarında yer alınca, müşrikler büsbütün çileden çıkmıştı. Bu sebeple Hattab oğlu Ömer (henüz Müslüman olmamıştı), bir gün, Resulullah Efendimizi, gördüğü yerde öldürmek niyetiyle evinden çıktı. Sevgili Peygamberimizi Mescid-i Haram’da namaz kılarken buldu, namazın bitirmesini isteyerek, dinlemeye başladı. Habibi Ekrem Efendimiz, El-Hakka sure-i şerifini okuyordu. Mealen; “… Kitabı sol eline verilmiş olan kişiye gelince, o da; “Ah! Keşke, benim kitabım verilmeseydi… Hesabımın da ne olduğunu bilmeseydim. Ah! Keşke o (ölüm, hayatıma) kati bir son verici olsaydı (dadiril-meseydim)! Malım bana bir fayda vermedi. (Bütün) saltanatım (kuvvetim, delilim, varım, yoğum) benden ayrılıp mahvoldu!..” der. (AllahütealaCehennem’devazifelimeleklerebuyururki:) “Tutun onu da (elleriniboynuna) bağlayın!.. Sonra onu, o alevli ateşe atın! Daha sonra, onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincir içinde, oraya (tekrar) sokun!.. Çünkü o, O yüce Allahüteala ya inanmazdı. Yoksula yemek (yedirmekşöyledursun, başkalarınıda) vermeye teşvik etmezdi. Onun için, bugün burada kendisine (acıyacak) hiçbir yakın (vedost) yoktur. Gıslin’den (Cehennem ehlininkanlakarışıkirinlerinden) başka yiyecek de yoktur. Onu, (bilerek) hata edenler (kafirler) den başkası yemez…”
Hazreti Ömer Müslüman olduktan sonra diğer Müslümanların önüne düşerek Harem-i Şerif’e geldi ve Müşriklere hiç aldırış etmeden Kelime-i Şehadet'i yüksek sesle okudu. Ebu Cehl ne diyeceğini şaşırdı. Hazreti Ömer bunlara dönerek; “Beni bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki, Hattab oğlu Ömer’im. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen, yerinden kıpırdasın!” dedi. Hepsi geriye çekilip dağıldılar. Ehl-i İslam, Harem-i Şerif’te saf olup yüksek sesle tekbir aldı. İlk olarak meydanda namaz kıldılar.
Hazreti Ömer, Peygamber Efendimizin okuduklarını hayranlıkla dinliyordu. Ömründe böyle güzel sözler duymamıştı. Bunu kendisi sonradan şöyle anlattı: “Dinlediğim bu sözlerin belagatına, düzgünlüğüne, derli topluluğuna hayran olmuştum. Kendi kendime; “Yemin ederim ki bu, Kureyşlilerin dediği gibi, bir şair olmalı!” dedim. Bu sırada, Peygamberimiz, ayet-i kerimeleri okumaya devam ettiler: “Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki, hiç şüphesiz o (Kur’an-ıKerim), Allahüteala nın katında çok şerefli bir Resul’ün, (Rabbinden) getirdiği bir kelamdır. O, bir şair sözü değildir. Siz ne az inanır insanlarsınız!..” Hazreti Ömer; “Yine kendi kendime; “Bu bir kahin olmalı. Çünkü içimden geçirdiklerimi anladı!..” dedim. Resulullah, sureyi okumaya devam ediyordu: “O, bir kahin sözü de değildir. Siz ne kıtdüşünür insanlarsınız!.. O (Kur’an-ıKerim), âlemlerin Rabbinden (MuhammedAleyhisselam’aCebrailAleyhisselamvasıtasıyla) indirilmiştir. Eğer (Peygamber, söylemediğimiz) bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette O’nun sağ elini (kuvvetve kudretini) alıverir, sonra da hiç şüphesiz O’nun kalp damarlarını koparır (yaşatmaz)dık! O vakit, sizden hiçbiriniz buna mani de olamazdınız! Şüphesiz ki o (Kur’an-ıKerim), takva sahipleri için kat’i bir öğüttür. İçinizde, onu (tasdikedenlerinbulunduğugibi) yalanlayanların bulunduğunu biz elbette biliyoruz. Muhakkak ki, o (Kur’an-ı Kerim, ahırette, onutasdikedenlereverilennimetlerigören) kafirlere karşı (kaçınılmaz) bir hasrettir. Muhakkak ki, o (Kur’an-ıKerim), hakku’l-yakîndir. (Kendisineuyup, emirveyasaklarıileameledenihakku’l-yakinmertebesinekavuşturur.) O halde, O yüce Rabbinin ismini tesbih et.” Hazreti Ömer; “Resulullah, surenin tamamını okuduktan sonra, kalbimde İslam’a karşı bir meyl hasıl oldu.” derdi.
Bu hadiseden birkaç gün sonra Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri toplandılar: “Muhammed’in adamları çoğalıyor. Bunu önlemeye çare bulalım.” dediler. Her biri bir şey söyledi. Ebu Cehl; “Muhammed’i öldürmekten başka çare yoktur. Bunu yapana şu kadar deve, bu kadar da altın veririm.” dedi. Ömer bin Hattab yerinden fırladı. “Bu işi, Hattaboğlu’ndan başka yapacak yoktur.” dedi. Onu alkışladılar. “Haydi Hattaboğlu! Görelim seni.” dediler. Kılıncını çekerek yola düştü. Nuaym bin Abdullah’a rastladı. “Bu şiddet, bu hiddetle nereye ya Ömer?” dedi. O da; “Millet arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed’i öldürmeye gidiyorum.” dedi. “Ya Ömer! Güç bir işe gidiyorsun. O’nun Eshabı, çevresinde, pervane gibi dolaşıyor. O’na bir şey olmasın diye titreşiyorlar. O’na yaklaşmak çok zordur. O’nu öldürsen bile Abdülmuttalib oğullarının elinden yakanı nasıl kurtarabilirsin?” dedi. O’nun bu sözlerine çok kızdı. “Yoksa, sen de mi onlardan oldun? Önce senin işini bitireyim.” diye, kılınca sarıldı. “Ya Ömer! Beni bırak! Kardeşin Fatıma ile, zevci Sa’id bin Zeyd’e git ki, ikisi de Müslüman oldu.” dedi. Onların Müslüman olduğuna inanmadı. “Eğer inanmazsan, git sor! Anlarsın.” dedi. Bu işi başarırsa, din ayrılığı ortadan kalkacak, fakat Arapların âdeti olan kan davası hasıl olacaktı. Kureyş ikiye bölünecek, birbiri ile çarpışacaktı. Böylece, değil yalnız Ömer bin Hattab, bütün Hattaboğulları öldürülecekti. Fakat Ömer bin Hattab çok kuvvetli, cesur ve öfkeli olduğundan bunları düşünememişti. Kardeşini merak edip hemen evlerine gitti. O anlarda Taha suresi yeni gelmiş, Sa’id ile Fatıma, bunu yazdırıp, Habbab bin Eret adındaki Sahabiyi evlerine getirmiş, okuyorlardı. Ömer bin Hattab, kapıdan bunların sesini duydu.
Ukaz Panayırı’nın günümüze ulaşan kalıntıları. Hicaz bölgesinin o zaman en meşhur ve en büyük panayırı olan Taif yakınındaki Ukaz Panayırı’nda çeşitli şenlikler düzenlenirdi. Hazreti Ömer, burada yapılan güreşlerde pek çok defa birinci olmuştur.
Kapıyı çok sert çaldı. Onu, kılıç belinde, kızgın görünce, yazıyı sakladılar. Habbab’ı gizlediler. Sonra kapıyı açtılar. İçeri girince; “Ne okuyordunuz?” dedi. “Bir şey yok.” dediler. Kızması artarak; “İşittiğim doğru imiş, siz de Onun sihri ne aldanmışsınız.” dedi. Sa’id’i yakasından tutup, yere attı. Fatıma kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı. Fatıma’nın canı yandı. Kana boyandı ise de, iman kuvveti, kendisini harekete geçirip, Allahüteala ya sığınarak; “Ya Ömer! Niçin Allah’tan utanmazsın? Ayetler ve mucizeler ile gönderdiği peygambere inanmazsın? İşte ben ve zevcim, Müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz.” dedi ve kelime-i şehadeti okudu. Hazreti Ömer, yere oturdu. Yumuşak sesle; “Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarınız!” dedi. Fatıma; “Sen abdest veya gusül abdesti almadıkça onu sana vermem.” dedi. Hazreti Ömer abdest aldı. Ondan sonra Kur’an-ı Kerim sahifesini Fatıma getirdi. Ona verdi. Hazreti Ömer, güzel okuma bilirdi. Taha suresini okumaya başladı. Kur’an-ı Kerim’in fesaheti, belagatı, manaları ve üstünlükleri kalbini çok yumuşattı. “Göklerde ve yer yüzünde ve bunların arasında ve toprağın altındaki şeyler hep O’nundur.” ayetini okuyunca, derin derin düşünceye daldı. “Ya Fatıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allah’ın mıdır?” dedi. Kardeşi; “Evet, öyle ya! Şüphe mi var?” dedi. “Ya Fatıma! Bizim bin beş yüz kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiçbirinin, yer yüzünde bir şeyi yok!” diyerek, şaşkınlığı arttı. Biraz daha okudu. “O’ndan başkasına, tapılmaz, bel bağlanmaz. Her şey, ancak O’ndan beklenir. En güzel isimler O’nundur.” ayetini düşündü. “Hakikaten, ne kadar doğru!” dedi. Habbab bu sözü işitince, yerinden fırladı. Tekbir getirdikten sonra; “Müjde ya Ömer! Resulullah Allahüteala ya dua ederek; “Ya Rabbî! Bu dini, Ebu Cehl ile yahut Ömer ile kuvvetlendir.” buyurdu. İşte bu devlet, bu saadet sana nasip oldu.” dedi. Bu ayet-i kerime ve bu dua, Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen; “Resulullah nerede?” dedi. Kalbi, Resulullah’ın sevgisi ile yanmaya başladı. O gün, Resul-i Ekrem Safa Tepesi yanında, Erkam’ın evinde ashabına nasihat veriyordu. Eshab-ı Kiram toplanmış, O’nun nurlu cemalini görmekle, tatlı tesirli sözlerini işitmekle kalplerini cilalıyor, ruhlarını ferahlatıyorlardı.
Sonsuz lezzet, zevk ve neşe içinde halden hale dönüyorlardı. Hazreti Ömer’i buraya getirdiler. Onun kılıçla geldiği görüldü. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshab-ı Kiram, Resulullah’ın etrafını sardı. Hazreti Hamza; “Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıncını çekmeden ben onun başını yere düşürürüm.” derken, Resulullah; “Yol verin, içeri gelsin!” buyurdu. Biri sağında, biri solunda, ötekiler tetikte olarak içeri girdi. Cebrail daha önce Hazreti Ömer’in iman ettiğini, yolda olduğunu haber vermişti. Resulullah, Hazreti Ömer’i tebessüm buyurarak karşıladı ve; “Bırakınız, yanından ayrılınız.” buyurdu. Bıraktılar, Resulullah’ın önünde diz çöktü.
Resulullah Hazreti Ömer’i kolundan tutup; “İmana gel ya Ömer!” buyurdu. O da temiz kalp ile kelime-i şehadeti söyledi. Eshab-ı Kiram, sevinçlerinden yüksek sesle tekbir getirdi. O zamana kadar gizli imana gelirlerdi. Hazreti Hamza’nın ve üç gün sonra Hazreti Ömer’in Müslüman olması ile, Müslümanlar kuvvetlendi. Hazreti Ömer; “Haydi çıkalım, Harem-i şerife gidelim. Açıkça okuyalım!” dedi. Rasulullah Efendimiz kabul buyurdu. Önde Hazreti Ömer, sonra Hazreti Ali, ondan sonra Rasulullah Efendimiz, sağında Hazreti Ebu Bekr, solunda Hazreti Hamza, arkasında öteki Sahabiler yürüyerek Harem-i şerife gittiler. Kureyş’in ileri gelenleri, orada Hazreti Ömer’den müjde bekliyorlardı. Hazreti Ömer, Muhammedîleri toplamış getiriyor dediler. Sevindiler. Ebu Cehl, zeki, cin fikirli olduğundan, bu gelişi beğenmedi. İleri varıp; “Ya Ömer! Bu ne hâl?” dedi. Hazreti Ömer hiç aldırış etmeden; “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah.” dedi. Ebu Cehl, ne diyeceğini şaşırdı. Donakaldı. Hazreti Ömer bunlara dönerek; “Beni bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki, Hattaboğlu Ömer’im. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen, yerinden kıpırdasın!” dedi. Hepsi geriye çekilip dağıldılar. Ehl-i İslam, Harem-i şerifte saf olup, yüksek sesle tekbir aldı. İlk olarak meydanda namaz kıldılar. Hazreti Ömer, o günden sonra dayısı Ebu Cehl’e ve kafirlerin ileri gelenlerine meydan okudu.
Hazreti Ömer Müslüman olunca; “Ey Peygamberim sana Allah ve Müminlerden, senin izinde gidenler yetişir.” mealindeki Enfal suresi altmış dördüncü ayeti indi. Hazreti Ömer Müslüman olduktan sonra hicrete kadar Resulullah’ın yanından ayrılmadı. O da diğer Müslümanlarla birlikte İslamiyetin yayılmasında hizmet etti. Müşriklerin safha safha ilerlettikleri düşmanlıkları ve işkenceleri karşısında dikilip kahramanca mücadele etti.
Uhud Savaşı’nda Peygamber Efendimizin bir ara geri çekildiği Uhud Dağı'ndaki mağara. Hazreti Ömer, Uhud Savaşı’nda da Resulullah Efendimizin yanından bir an dahi ayrılmamış ve Müslümanları arkadan çevirmek isteyen müşrikleri geri püskürtmüştü.
Eshab-ı Kiram Mekke’den Medine’ye gizli hicret ederken Hazreti Ömer açıkça hicret etti. Hicreti şöyle oldu: Kılıcını kuşandı, yanına oklarını ve mızrağını alıp Kâbe’yi açıkça 7 defa tavaf etti. Orada bulunan müşriklere yüksek sesle şunları söyledi: “İşte ben de dinimi korumak için Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa önüme çıksın.” Böylece yanında 20 Müslüman ile açıkça Medine’ye hicret etti. Medine’ye daha önce varıp Resulullah’ın teşrif etmekte olduğunu müjdeledi. Kuba’ya yerleşip Peygamberimizi karşıladı. Hicretten sonra Eshab-ı Kiram arasında yapılan kardeşlikte Hazreti Ömer de Utban bin Malik ile kardeşlik kurmuştu. Her gün biri nöbetleşe Resulullah’ın huzurunda bulunur, duyduklarını birbirine naklederlerdi. Abdullah bin Zeyd bin Sa’lebe ve Hazreti Ömer rüyada ezan okunmasını görüp Peygamberimize söylediler. Resulullah bunu beğenip namaz vakitlerinde okunmasını emir buyurdu.
Hazreti Ömer'in Kudüs ahalisine verdiği eman mektubunun metni. Mektubun altında Halid bin Velid, Amr bin As, Abdurrahman bin Avf ve Muaviye bin Ebu Süfyan hazretlerinin şahit olarak isimleri ve imzaları vardır.
Hazreti Ömer bütün savaşlarda bulundu. Bedr ve Uhud Savaşı’nda devamlı Resulullah’ın yanında bulundu. Bedr Savaşı’na Kureyş’in bütün kabileleri iştirak ettiği halde, Hazreti Ömer’in korkusundan savaşa Hazreti Ömer’in kabilesi olan Benî Adiy’den sadece 12 kişi iştirak etmiştir. Hazreti Ömer bu savaşta Kureyş’in kumandanlarından olan dayısı As bin Hişam’ı kendi eliyle öldürmüştür.
Bedr Savaşı'nın yapıldığı yer. Bedr Savaşı’na Kureyş’in bütün kabileleri katıldığı halde, Hazreti Ömer’in korkusundan onun kabilesi olan Benî Adiy’den sadece 12 kişi iştirak edebilmişti. Hazreti Ömer bu savaşta Kureyş’in kumandanlarından olan dayısı As bin Hişam’ı kendi eliyle öldürmüştü.
Uhud Savaşı’nda ise Resulullah’ın yanından bir an dahi ayrılmamıştır. Uhud’da Müslümanları arkadan çevirmek isteyen müşrikleri geri püskürtmüş idi. Hendek Savaşı’nda hendeğin önemli bir yerini emrindeki askerlerle tutmuş, hücum eden düşmana mani olmuştur. Hayber’in fethinden sonra askerler arasında taksim edilen araziden kendine düşen kısmı vakfetti. Bu ilk vakıflardan biri oldu. Mekke’nin fethinde de bulundu. Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn Savaşı’na katıldı. Tebük seferinde bütün malının yarısını orduya verdi. Peygamberimiz Hazreti Ömer’in kızı Hazreti Hafsa ile evlendi. Böylece Resulullah’ın akrabası olmakla şereflendi. Veda Haccında da bulunan Hazreti Ömer, Resulullah’ın vefatından sonra Hazreti Ebu Bekr’e devamlı yardımcı oldu.
Hazreti Ebu Bekr’in halife seçilmesinde ilk biat eden Hazreti Ömer’dir. Bundan sonra da her işinde halifeye yardım edip, vefatına kadar Onun hizmetinde bulundu. Üsame ordusunun Suriye’ye gönderilmesinde, irtidat (dinden dönme) olaylarının önlenmesinde büyük hizmetler yaptı. Hazreti Ebu Bekr devrinin Beytülmal emini, yani maliye nâzırı Hazreti Ömer idi. Bu hususta da adaletle hizmet etmiştir. O zaman henüz toplanmamış sahifeler halinde bulunan Kur’an-ı Kerim’in bir kitap haline getirilip iki kapak arasında toplanmasını ilk önce Hazreti Ömer istemiştir. Bu hususta Hazreti Ebu Bekr ile görüştükten sonra, Hazreti Ebu Bekr Kur’an-ı Kerim ayetlerini kitap halinde bir araya toplattı.
Hazreti Ebu Bekr vefatına yakın, Eshab-ı Kiram’ın ileri gelenlerini çağırıp görüştükten sonra, Hazreti Ömer’i halife tayin etti. Hazreti Osman’ı çağırarak yaz buyurdu. O da yazmaya başladı. Önce Besmele yazıldı. Sonra; “Bu Allah’ın Resulünün halifesi Ebu Bekr’in dünyadaki son günü, ahiretteki ilk gününün vasiyetidir. Ben Ömer İbni Hattab’ı halife seçtim. Onu dinleyin. Ona itaat edin! Hayrı araştırmada kusur etmedim. Eğer sabır ve adalet eylerse beni tasdik etmiş olur... Yanılmışsam gaybı ancak Allah bilir. Ben hayrı istedim...” yazdırdı. Hazreti Ebu Bekr kendinden sonra Hazreti Ömer’i halife seçtiğini Eshab-ı Kiram’a bildirip yazdırdığı vasiyetini de okuyunca Eshab-ı Kiram; “Kabul ettik ve itaat ettik.” dediler.
Hazreti Ömer hicretin on üçüncü yılında halife oldu. Kendisine biat edildiği ilk gün hutbeye çıktı. Allahüteala ya hamd-ü senadan sonra buyurdu ki: “Hicaz size yerleşilecek bir yer değildir. Ancak hayvanlar için otlak arayacak bir yurttur. Hicaz’ı, Hicazlılar; ancak bu şekilde tutabilirler. Yani Hicaz’ın korunması için seferler ederek kendilerine otlak aramaları gerekir. Allah’ın vaadini getireceği zamanlarda Muhacirler nerede? Allah’ın size miras bırakmak üzere vaat ettiği yerlere yürüyünüz. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de İslam dinini öteki dinler üzerine üstün kılacağını vaat ettiğinden dinini yükseltecek ve dine yardım edenleri sevinçli kılacaktır. Allah’ın salih kulları nerede?” Hazreti Ömer hutbesini bitirince Eshab-ı Kiram hep birden cihat arzusuyla yanmaya başladı ve Irak taraflarına cihada gittiler.
“Güneş Ömer’den daha hayırlı bir kimsenin üstüne doğup batmamıştır.” Hadis-i şerif
Hazreti Ömer ilk defa Emirü’l-Müminin ismini aldı. On sene altı ay ve yedi gün dünyada hiç görülmemiş bir adaletle halifelik yaptı. Halifeliği sırasında o zamanın iki büyük devleti olan Bizans ve Sasanî İmparatorluklarının hakimiyeti altında bulunan Suriye, Filistin, Mısır, Irak ve İran’ı İslam Devleti’nin sınırları içine aldı. Zamanında 1.036 büyük şehir zapt edildi. Dört bin cami yapıldı. Kuzey Afrika’dan Türkistan’a Azerbaycan’dan Yemen’e kadar uzanan ve iki milyon kilometre kareden büyük olan İslam Devleti’ni, kurduğu mükemmel müesseselerle gayet muntazam bir şekilde idare etti. Yemen Necran’ındaki Yahudileri Irak Necran’ına yerleştirdi ve onlara eman verdi. Devleti idari bölgelere ayırdı. Bu bölgelerin en başta gelenleri Hicaz, Suriye El-Cezire, Basra, Kufe, Mısır, Filistin, İran, Horasan ve Kirman bölgeleri idi. Her bir idari bölgenin başına bir vali tayin etti. Tayin ettiği Valilere “Sizi insanlara tahakküm etmek, saltanat sürmek, zorbalık yapmak için tayin etmedim. Siz hidayete götüren rehber olacaksınız. Müslümanlar size uyacaktır. Binaenaleyh Müslümanların hukukunu gözetiniz. Müslümanları dövmeyiniz ki, zillete düçar olmasınlar. Onları haksız yere methetmeyiniz ki, şımarmasınlar. Kapılarınızı yüzlerine kapatmayınız ki, kuvvetliler zayıfları ezmesinler. Kendinizi Müslümanlardan üstün görmeyiniz ki, zulme düçar olmasınlar.” diye nasihat ederdi. Hazreti Ömer tayin ettiği valilerinden, kadılarından ve diğer istihdam ettiği memurlarından mal beyannamesi isterdi. Onlara dolgun maaş verirdi. Valilerin aylık maaşı 1.000 dinar idi. Valiler hakkında yapılan şikayetleri tahkik ederdi. Bu tahkikatı Muhammed bin Mesleme tarafından yaptırırdı. Bölgeleri de vilayet, nahiye, kasaba merkezlerine ayırdı. Buraların idaresini verdiği valilerin, memur ve diğer vazifelilerin seçiminde ve denetiminde son derece titiz davranırdı. Davalara bakması için merciler, adli teşkilatlar, suç ve zabıta işlerine bakan, satıcıları kontrol eden, halkın birbiriyle olan günlük münasebetlerini düzenleyen memuriyetler kurdu. Beytülmal için ayrı bir yer ve yürütülmesini sağlayacak memurlar tayin edildi. İlk defa para bastırdı. Yollar, köprüler inşa edilip, su kanalları açılmıştı. Mekke’ye gidecek hacılar için, yollar boyunca misafirhaneler, hanlar yapılıp, kuyular açılmıştı. Yeni fethedilen bölgelerde yerleşim merkezleri kurulup buralar imar edildi. Yazılı muamelelerde karışıklığı önlemek için Peygamberimizin hicreti başlangıç olan takvim kararlaştırıldı.
Hayber Kalesi’nin kalıntıları. Hazreti Ömer Hayber Savaşı’nda kalenin fethinden sonra askerler arasında taksim edilen araziden kendi payına düşen kısmı vakfetti. Bu ilk vakıflardan biri oldu.
Sevad-ı Irak arazisi feth edilince Eshab-ı Kiram’la istişare etti. Eshab-ı Kiram’ın bazıları arazinin 1/5’i Beytülmale ayrıldıktan sonra, geri kalanın gazilere taksim edilmesini istiyorlardı. Hazreti Ömer ise, Haşr suresi 7, 8, 9, 10. ayetlerini delil getirerek; “Eğer araziyi taksim edersem, sizden sonra geleceklere bir şey kalmaz. Servet ve mal bir kaç kişinin arasında kalır.” dedi. Bundan sonra araziyi eski sahiplerine bıraktı ve haraç vergisi koydu. Bu haraç vergisinin miktarlarını tesbit etti. Yine onun zamanında zimmîlerden alınan cizye vergisinin miktarı daha sonraki asırlarda aynen tatbik edilmiştir.
Tebük topraklarından bir görünüş. Hazreti Ömer bu sefer için bütün malının yarısını orduya vermişti.
Yine Eshab-ı Kiram’a maaş verilmesi için bir dereceleme yapıp her birinin derecesi divan denilen defterde tesbit edilmişti. Bunların saklandığı yere de divan adı verilmiştir. Ayrıca miskinlere, fakir olanlara Beytülmalden un ve yiyecek verilmesi şeklinde nafaka bağlanmıştır. Mısır valisi Amr bin As, Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayacak bir kanal açmak için teşebbüse geçmek üzere izin istediğinde, Hazreti Ömer ona gerekli izni vermiştir.
İslam’ın adaletini bütün dünyaya tanıtan Hazreti Ömer, ilmin yayılmasına, insanların eğitilmesine de büyük önem verir ve feth edilen yerlerde İslamiyetin yayılması, yeni kitlelere anlatılması için çok gayret sarf ederdi. Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerin öğretilmesi için her tarafta okullar açılmış ve buralarda ders vermek üzere maaşlı muallimler tayin edilmişti. Hazreti Ömer, insanların bilmedikleri meseleler, hükümler hakkında, malumat elde edebilmeleri için müftüler tayin etmişti. Herkes, muhtaç olduğu dinî, hukukî bilgileri müftülerden sorup öğrenerek, ona göre hareketini tanzim edebilirdi. Fetva ve insanları irşat vazifesi, pek mühim olup, bunun ehli olmayan kimseler tarafından yapılması, fayda yerine zarar vereceğinden, Hazreti Ömer müftüleri tayin eder, kendisinin müsaadesini kazanamayanları fetvadan men ederdi. Zamanında fetva verme vazifesini gören zatlar, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Muaz bin Cebel, Abdurrahman bin Avf, Übey bin Ka’b, Zeyd bin Sabit, Abdullah bin Mes’ud, Abdullah bin Abbas, Cabir bin Abdullah, Ebu Hüreyre, Ebüdderda gibi Eshab-ı Kiram’ın büyükleri bulunuyordu. Hazreti Ömer adli teşkilatın temellerini kurdu. Mahkeme usulünü tesbit etti. Ebu Musa Eş’arî’ye yazdığı aşağıdaki mektup hukuk usulü bakımından şaheserdir.
Hazreti Ömer Mekke’nin fethinde de bulundu. Resimde, Resulullah Efendimizin Mekke’nin fethi öncesinde Zîtuva’da konaklayıp abdest aldığı Tuva kuyusu görülmektedir.
“Kaza davaları hal ve değiştirmesi ve bozulması caiz olmıyan bir farizadır ve uyulması icab eden bir sünnetir. Bir hadise (olay, vaka) hakkında sana başvurulunca, iki tarafın sözlerini güzelce dinle, anla, bir hak ikrar ve itiraf edilince, hükme rabt et (bağla) tenfiz eyle, (hükmü yerine getir). Çünkü infaz edilmiyecek olan hak bir sözün sadece söylenmesi fayda vermez. Karşında, meclisinde, adalet huzurunda insanları eşit tut. Ta ki, mevki sahipleri senden tarafgirlik ümidine düşmesinler, zayıf olanlar da adaletinden meyus, kalben kırık olmasınlar. Beyyine (delil) ve şahit getirme davacıya yemin etmek de davayı inkar edene aittir. Yani davacı şahit bulamazsa, isteği üzere davalıya yemin tevcih edilir. Müslümanların arasında sulh yapılması caizdir. Ancak haramı helal, helali haram kılacak bir sulh caiz değildir. Dünkü gün vermiş olduğun bir hüküm, nefsine müracaatla, haklılığa, doğruluğa, yol bulduğun takdirde, seni hakka dönmekten men etmesin. Yani içtihadın değişerek evvelce vermiş olduğun bir hükümde isabetsizliğine kani olursan, o hükmün, benzeri bir hadise hakkında yeni içtihadına göre hüküm vermekliğine mâni olmasın. Çünkü hak kadimdir. Hakka dönmek, batılda sebat etmekten hayırlıdır. Kalbini çalıştırıp hükümlerini Kur’an’da, Sünnette bulamadığın meseleler hakkında güzelce imal-i fikr et (düşün), sonra bu gibi şeylerin benzerini bul, bunları birbiriyle kıyas et. Bunlardan Hak tealaya daha sevimli, daha yakın ve hakka, doğruya daha benzer olanı ihtiyar eyle (seç). Davacıya, (beyyinesini ikame edecek kadar) bir müddet ver. Bu müddet içinde beyyinesini izhar ederse, hakkını alır; edemezse aleyhine hüküm verilmesi icab eder. Böyle bir müddet verilmesi, mazeret hususunda pek beliğ ve şüphenin izalesi, içinde pek açık bir esastır. Bütün Müslümanlar, bir biri hakkında, adildirler. Kazften (bir Müslümana iftiradan dolayı) hakkında had cezası tatbik edilmiş olan, yahut vela ve karabet sebebiyle (velilik veya akrabalık) kendisinde menfeati celb (çeken), mazarratı (zararları) def töhmeti bulunan veya yahut yalan yere şahitlikte bulundukları tecrübe ile anlaşılan kimseler müstesna, bunlardan başkasının şehadetleri kabul olunur. Çünkü Hak teala, sizin gizli işlerinizden (yüz çevirmiş) beyyineler sebebi ile sizden mesuliyeti kaldırmıştır. Yani insanların gizli şeylerini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsiniz. Sizin yapacağınız şey, beyyinelere göre hüküm vermektir. Dünyevî hükümler, zahire, görünene göredir. Uhrevî hükümlerde ise, gizlilik asıldır. Muhakeme esnasında, Hak teala ve tekaddes hazretlerinin kendisine sevap vereceği ve ebedi mükafat ihsan buyuracağı hak mevkilerinde kızmaktan, sabırsızlıktan, kalp ızdırabından ve müteezzi olmaktan (üzülmekten) hazer et kaçın! Yani muhakemeyi sabır ile, teenni ile yürüt. Her kim niyetini kendisi ile Allahüteala arasında halis kılarsa, hak uğrunda kendi aleyhine de olsa, Hak teala onun, kendisiyle insanlar arasında işlerine kifayet eder, yani onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz. Her hangi bir kimse, mesela hakim, hilafını Allahütealanın bildiği bir sıfatla; yani kendisinde gerçekten bulunmıyan bir faziletle, bir husus ve samimiyetle insanlara karşı süslenecek olursa, Allahüteala onu, insanlar arasında rüsva eder. Çünkü Allahüteala, ibadetlerden, ancak halisane olanları kabul eder. Diğerlerini etmez. Hak tealanın dünyada vereceği rızık ve rahmetinden, hazinelerinden ihsan buyuracağı mükafat hakkında ne düşünüyorsun? Yani bunun derecesi sonsuzdur. Ona göre hareket et. Hükmünde haktan ayrılma, mükafatını Cenab-ı Hak’tan bekle.”
Hazreti Ömer, Veda Haccı’nda da Arafat vadisinde Resulullah Efendimizin yanındaydı.
Yine Kadı Şüreyh’e yazdığı mektupta da şöyle buyurdu: “Hükümlerini Kur’an-ı Kerim’e dayandır. Şayet orada istediğini bulamazsan hadis-i şeriflere müracaat et. Orada da istediğini bulamazsan icma-i ümmet’e göre hüküm ver. Bu da seni tatmin etmezse içtihat et.” Bu sözüyle Ehl-i Sünnet’in temel delillerini ortaya koymuş oluyordu.
Hazreti Ömer bir defasında at satın almak istemişti. Atı tecrübe etmek için bir biniciye vermiş, at da binici tarafından kazaya uğratılmıştı. Hazreti Ömer atı almaktan vazgeçerek sahibine iade etmek istedi. Fakat atın sahibi razı olmadı. Bu mesele Kadı Şüreyh’e intikal etti. Kadı Şüreyh şu hükmü verdi. “Şayet at sahibinin rızası ile tecrübe edildiyse sahibine iade edilebilir. Aksi takdirde iade edilmez.” Hazreti Ömer; “Hak ve adalet budur.” buyurdu ve atın bedelini ödedi.
Kudüs surları ve Hazreti Ömer’in şehre girdiği Dung kapısının 1925 yılında çekilmiş bir fotoğrafı.
Hazreti Ömer’in diğer bir hizmeti de Müslümanların artmasıyla küçük gelmeye başlayan Mescid-i Haram’ı ve Mescid-i Nebevî’yi genişletip tamir ettirmesidir. Mescid-i Haram etrafına da duvar çektirmiştir.
Hazreti Eslem’i, Beytülmala bakmaya memur etmişti. Eslem’den, Hazreti Ömer Beytülmaldan bir şeyler alıyor mu? diye sordular. İhtiyacı olduğu zaman borç alır, eline geçince öder, dedi. Hazreti Ömer, kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Zamanında çok fetihler oldu. Onun zamanında sekiz bin camide Cuma namazı kılınıyordu. Her nereye asker gönderse, zafer bulup, sağ salim olarak ganimetle dönerdi. Ordusunun mağlup olduğu görülmemiştir. Çünkü çok hazırlıklı, tedbirli ve adaletli hareket ederdi. Bu şanı, şöhreti Onun yemesini içmesini değiştirmedi. Mübarek, kalbine kibir gelmedi, büyüklenmedi. Sonu üzüntü, pişmanlık olan iş yapmadı.
Kudüs'de Kubbetü’s-sahra'nın eski bir fotoğrafı. Mescid-i Aksa’nın kuzeyinde bulunan Kubbetü’s-sahra
günümüzde Hazreti Ömer Camii adıyla da tanınmaktadır.
Kudüs’e giderken deveye kölesi ile nöbetleşe biniyordu. Şehre girerken deveye binme sırası kölesine geldiği için devenin önünde yürüyordu. Kuvveti, adaleti, askerleri üç kıtayı titreten İslam halifesini görmeye gelenleri hayrette bırakmıştı. Kudüs’e geldiğinde orada bir hutbe okudu ve buyurdu ki: “Hamd ve sena Allahüteala ya mahsustur. O her şeye kadirdir, dilediğini yapar. Allahüteala, bizi İslam dini ile şerefli kıldı. Muhammed Aleyhisselam ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalaleti, sapıklığı kaldırdı. Buğz ve adavetten, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı. Ey Müslümanlar, bu büyük nimete hamd ediniz. Zira böyle yapmamız, nimetin artmasına sebep olur. Allahüteala, Kur’an-ı Kerim’de mealen buyuruyor ki: “Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azap ederim.” (İbrahim suresi: 7) Yine mealen buyuruyor ki: “Allah’ın hidayet ettiği kimse, o, doğru yol üzeredir. Şaşırttığı kimse için de, asla doğru yolu gösterici bir yardımcı bulamazsın.” (Kehf suresi: 17). Sizlere kendisinden başka her şey fani olan, kendisi bâkî olan, Allahüteala dan korkmanızı tavsiye ederim. O’na itaat eden evliyasından olur. O’na isyan edenin ahireti yok olur. Ey insanlar! Mallarınızın zekatını veriniz, böylece kalplerinizi ve nefislerinizi temizlersiniz. Allah’tan başka hiç bir mahluktan karşılık ve teşekkür beklemeyiniz. Öğütlerimi iyi anlayınız. Akıllı olan dinini muhafaza eder. Sa’id olan başkasının nasihat ve öğüdünü kabul eder. İslamiyete, Resulullah’ın sünnetine yapışınız. Kur’an-ı Kerim’in emirlerine uyunuz. Zira onda dertlere deva ve sevap vardır.”
Suriye'nin Şam şehrinde, Emeviye Camii'nin avlusunda bulunan Beytülmal. İslam Devleti’nde ilk olarak Hazreti Ömer zamanında Beytülmal için ayrı bir mekan tahsis edilip görevli memurlar atandı.
Hazreti Ömer öyle adaletli idi ki, kendi yakınlarına bile gerektiğinde ceza vermekten çekinmedi. Ölünceye kadar bütün İslam aleminin Resulullah’ın zamanındaki gibi huzur, safa ve rahatlık içinde yaşamasını temin etti.
Hazreti Ömer zamanında ilk defa nüfus sayımı yapıldı. Çocuklara maaş verildi. Satıcıların, esnafın, tüccarların müşterileri aldatmalarına mani olmak için hisbe denilen belediye teşkilatını kurdu. Onun zamanında posta teşkilatı geliştirildi. Geceleri bekçi vazifelendirip asayişin teminini ilk defa Hazreti Ömer tatbik etti. Mısır’dan Medine’ye deniz yoluyla ilk defa gıda maddeleri onun zamanında geldi. Makam-ı İbrahim’i bugün kü yerine koydu.
Suriye Humus’ta Halid bin Velid Camii'nin içinde bulunan Hazreti Ömer’in oğlu Ubeydullah’ın kabri.
Hazreti Ömer Hicretin 23. (m. 645) yılının son ayında Ebu Lü’lü Firuz adında Mecusî bir köle tarafından namaz kılarken şehit edildi. Bu köle Hazreti Ömer’e gelip efendisinin kendinden aldığı verginin çok olduğunu iddia etti. Hazreti Ömer ona ne kadar vergi ödediğini ve ne iş yaptığını sordu. Marangozluk ve demircilik yaptığını, günde iki dirhem vergi ödediğini söyleyince, Hazreti Ömer; “Bu kazançlı mesleklere göre, senden alınan miktar fazla değildir.” dedi. Adaletiyle de herkes tarafından takdir edilen Hazreti Ömer’in bu sözüne razı olmayıp, düşmanlık gösteren Firuz, Hazreti Ömer’i öldürmeyi planladı. Hazreti Ömer ile görüştüğü günden bir gün sonra elbisesi içine bir hançer saklayıp, sabah namazı vaktinde mescide girdi. Beklemeye başladı. Hazreti Ömer safları düzeltip tekbir alarak namaza durur durmaz, Firuz yerinden fırlayıp Hazreti Ömer’e arka arkaya altı darbe vurdu. Darbelerden biri karnına isabet etti. Firuz bir kişiyi daha yaralayıp kaçtı ve yakalanmadan önce intihar etti. Hazreti Ömer evine kaldırıldıktan bir müddet sonra ayılıp; “Katilim kimdir?” dedi. Ebu Lü’lü Firuz olduğu söylenince; “Allah’a şükürler olsun ki bir Müslüman tarafından vurulmadım...” dedi.
Suriye'nin Busra şehrinde bulunan Hazreti Ömer Camii.
Hazreti Ömer kendinden sonra halife olacak kimsenin tayini için Eshab-ı Kiram’dan, Cennet ile müjdelenenlerden altı kişiyi seçti. Bunlar, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Zübeyr, Talha, Sa’d İbni Ebu Vakkas ve Abdurrahman bin Avf idi. Bundan sonra oğlu Abdullah’a “Müminlerin annesi Hazreti Aişe’ye git ve ona Ömer bin Hattab’ın selamını söyle, Müminlerin emiri deme, ben bugün, Müminlerin emiri değilim. Ona, Ömer, sahibinin yanına defnedilmek için izin istiyor de!” buyurdu. Abdullah bunu Hazreti Aişe’ye söyleyince, Hazreti Aişe “O yeri kendim için ayırmıştım, fakat gönül hoşluğu ile orayı Ömer’e veriyorum.” dedi. Hazreti Ömer bu haberi duyunca; “Bu benim en büyük dileğimdi.” buyurarak çok memnun oldu. Yaralandıktan yirmi dört saat sonra vefat etti. Peygamberimizin yanına defnedildi. Şehit olduğunda 63 yaşında idi. Her haliyle dost ve düşmanın hayran kaldığı adaleti dillere destan olan Hazreti Ömer’in vefatı Eshab-ı Kiram’ı ve diğer Müslümanları son derece üzdü, mahzun etti. Hazreti Ömer şehit olunca Abdullah bin Ömer, Sahabe-i kirama dedi ki: “İlmin onda dokuzu, Ömer ile beraber öldü.” Bazılarının bu sözü anlamayarak durakladıklarını görünce; “İlimden maksadım Allahüteala yı bilmektir. Diğer bilgiler değildir.” dedi.
Hazreti Ömer'in hizmetlerinden biri de Müslümanların artmasıyla küçük gelen Mescid-i Nebi'yi genişletmesidir.
Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hazreti Ebu Bekr’dir. Ondan sonra Hazreti Ömer’dir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Cebrail bana gelip dedi ki: “Ömer’in ölümü üzerine bütün İslam alemi ağlayacaktır.” Hazreti Ömer çeşitli Hadis-i şeriflerle methedildi. “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer benden sonra peygamber gelseydi, Ömer elbette peygamber olurdu.” Hadis-i şerifi yüksekliğini anlatmaya yetişir. Faziletini, üstünlüğünü ve kıymetini bildirmek için hakkında din âlimleri ve Müslüman olmayan kimseler tarafından ciltlerle kitap yazıldı. Hazreti Ömer’i metheden hadis-i şeriflerin çoğunu Hazreti Ali bildirmiştir. Onu metheden hadis-i şeriflerden bir kısmı şunlardır: Hazreti Ömer, Umre için Resulullah’tan izin isteyince Resulullah; “Ya ahi (Eykardeşim)! Duanda bizi de unutma!” buyurdu. Hazreti Ömer iman ettiği gün, Cebrail Aleyhisselam geldi ve; “Melekler birbirlerine Ömer’in Müslüman olduğunu müjdelediler.” dedi. “Ömer Cennet ehlininin ışığı ve İslam’ın nurudur.” “Allahüteala, hakkı Ömer’in diline ve kalbine yerleştirmiştir.” “Şeytan, Ömer İbni Hattab’ı gördüğü zaman, heybetinden yüzüstü yere düşer.” “Şu dört kişiyi ancak münafık olan kimse sevmez: Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali.”
Hazreti Ömer bütün ilimlerde Eshab-ı Kiram’ın ileri gelenlerinden idi. Tefsir ilminde çok yüksek idi. Kur’an-ı Kerim’in tefsirini bizzat Resulullah’tan dinlemiş ve öğrenmiştir. Peygamber Efendimizin devrinde de kadılık yapardı. Eshab-ı Kiram’ın müşkillerini hallederdi. Kur’anı Kerim’in bir çok ayeti, Onun ictihadına uygun olarak nazil olmuştur. Hazreti Ömer fıkıh ilmine çok büyük hizmet etmiştir. Fıkıh usulünün birçok kaidelerini tesbit etmiş, Resulullah’ın sünnetlerini itina ile tesbite çalışmış, kendisinden rivayet edilen fetvaların adedi binlere ulaşmıştır. Bu fetvaların 1.000 kadarı fıkhın mühim meselelerinin temelini teşkil etmiştir. Hazreti Ebu Bekr zamanında açıklanmamış meselelerin hepsini bir icmaya bağlamıştır. Bunlarda hiç bir şüphe bırakmadı. Hazreti Ömer’in bildirmediği meselelerde, o günden bugüne kadar söz birliği olmadı. Hazreti Ömer’in icma hususundaki bu gayreti, kıyamete kadar gelecek İslam âlimlerini güç durumdan kurtarmıştır. Fıkha dair bildirdiği hususlar Mevsuatü fıkhı Ömer bin Hattab adıyla neşredilmiştir.
Hücre-i Saadet. Müminlerin annesi Hazreti Aişe, Peygamber Efendimizin yanında kendisinin defnedilmesi için ayrılan yeri gönül hoşluğu ile Hazreti Ömer’e verince, Hazreti Ömer; “Bu benim en büyük dileğimdi.” buyurarak çok memnun olmuştu.
Dört hak mezhebin hiç ihtilaf etmedikleri fıkıh ilmine dair bilgilerin çoğu, Hazreti Ömer zamanında icma edilen meselelerdir. Hazreti Ömer, Peygamber Efendimizin hadis-i şeriflerine en iyi vakıf olanlardan idi. Hadis-i şerif rivayetinde çok tiziz davranırdı. Resulullah’a isnadı kuvvetli bir delil ile sabit olmayan hadis-i şerif ile amel etmezdi. Bu sebeple Hazreti Muaviye buyurdu ki: “Ömer bin Hattab’ın bildirdiği hadislere iyi sarılınız. Çünkü O, Resulullah’ın söylemediği şeylerin hadis diye nakledilmemesi için insanları korkutmuştur.” Hazreti Ömer, Peygamber Efendimizden 573 hadis-i şerif nakletmiştir. Onun rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bir kısmı şöyledir:
Öyle bir gün idi ki, Eshab-ı Kiram’an bir kaçımız Resulullah Efendimizin huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk. O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resulullah’ın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, ruhlara gıda olan, canlara zevk ve safa veren cemalini görmek nasib olmuştu. O vakit, ay doğar gibi, bir zat yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Üzerinde toz toprak, ter gibi yolculuk alametleri görünmüyordu. Resulullah’ın eshabı olan bizlerden hiç birimiz onu tanımıyorduk. Yani, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resulullah’ın huzurunda oturdu. Dizlerini, mübarek dizlerine yanaştırdı. Ellerini Resul-i Ekrem efendimizin mübarek dizleri üzerine koydu. Resulullah’a sorarak; “Ya Resulallah! Bana İslamiyeti, Müslümanlığı anlat.” dedi. Resul-i Ekrem Efendimiz buyurdu ki: “İslam’ın şartlarından birincisi Kelime-i şehadet getirmek (Eşhedü en la ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulüh) demektir. (İslam’ınikincişartı) vakit gelince namazı kılmaktır. (Üçüncüsü) malın zekatını vermektir. (Dördüncüsü) Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmaktır. (Beşincisi) Gücü yetenin, ömründe bir kere hac etmesidir.” O zat Resulullah’tan bu cevapları işitince; “Doğru söyledin ya Resulallah.” dedi. Biz dinleyiciler, onun bu sözüne şaştık. Çünkü, hem soruyor, hem de verilen cevabın doğru olduğunu tasdik ediyordu. Bu zat yine sorarak; “Ya Resulallah; imanın ne olduğunu da hakikatini ve mahiyetini bana bildir.” dedi. Resulullah buyurdu ki: “İman, önce Allahüteala ya inanmaktır. (İkincisi) Allahütealanın meleklerine inanmaktır. (Üçüncüsü) Allahütealanın bildirdiği kitaplarına inanmaktır. (Dördüncüsü) Allahütealanın Peygamberlerine inanmaktır. (Beşincisi) Ahiret gününe inanmaktır. (Altıncısı) Kadere, hayır ve şerlerin Allahütealadan olduğuna inanmaktır...” Sonra o zat gitti. Ben uzun bir müddet Resulullah’ın yanında kaldım. Bana buyurdu ki: “Ya Ömer o soranın kim olduğunu biliyor musun?” Ben; “Allah ve Resulü bilir.” dedim. Resulullah; “O (Cibril) Cebrail idi. Sizlere dininizi öğretmek için geldi.” buyurdu.
Hazreti Ömer'in kabrine ait örtüden bir parça. Siyah kadife üzerine sarı klaptanla "Ömerü’l-Faruk radıyallahü anh" yazısı işlenmiştir. Topkapı Sarayı Müzesi’nde muhafaza edilmektedir.
“İki Müslüman karşılaştıklarında, birbirlerine selam vererek müsafahalaşırsa, aralarına yüz rahmet iner. Bunun doksanı, önce selam verip müsafahalaşana, onu ise müsafaha eden ikinci şahsadır.” “Ya ma’rufu (iyiliği) emreder ve münkerden (kötülükten) nehyedersiniz, yahut Allahüteala sizin kötülerinizi size musallat eder. Sonra iyileriniz dua etmeğe yönelir, fakat dualar kabul olmaz.” “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennet’e giremez” “Eğer siz hakkıyla Allah’a tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, sizin de rızkınızı verirdi. Onlar sabah aç çıkar akşama tok olarak döner.” “İnsanlara karşı büyüklük taslayanı (kibirleneni) Allah zelil kılar.” “Kimin niyeti dünyalık olursa, Allahüteala onun fakrini ve ihtiyaçlarını gözünün önüne getirir ve en sevdiği şeyden onu uzaklaştırır. Her kimin de niyeti ahiret olursa, Allahüteala zenginliği onun kalbine yerleştirir, kayıplarını bir araya toplar ve en çok kaçınacağı şeyden onu uzaklaştırır.”
İran’a gönderdiği orduya kumandan tayin ettiği Hazreti Sâriye ordusu ile mağlup olmak üzere idi. Bu sırada Hazreti Ömer Medine’de Cuma hutbesi okuyordu. Hutbe arasında; “Dağa yaslan ya Sâriye, dağa yaslan ya Sâriye.” diye bağırdı. Sariye işitip ordusunu dağa çekti. Arkasını dağa verip bir cepheden düşman ile karşılaşmak suretiyle zafere ulaştı. Hazreti Ömer’in bu hadiseyi görmesi ve sesini duyurması onun kerametlerinden biridir.
Hazreti Ömer zamanında bir ticaret kervanı gelip Medine’nin yakınında konaklamıştı. Çok yorgun oldukları için hepsi derin bir uykuya dalmıştı. Hazreti Ömer bu kervandan haberdar olup, Eshab-ı Kiram’dan Abdurrahman bin Avf’ı da yanına alıp, sabaha kadar kervanın etrafında dolaşarak onlara her hangi bir zarar gelmemesi için bekledi. Kervanda bulunanlar ancak sabaha karşı bundan haberdar oldular. Kendilerini bekleyen bu kişinin kim olduğunu merak ettiler. Sabaha karşı uzaklaşıp gittiklerini görünce içlerinden biri takibe başladı. Hazreti Ömer’in mescide girip namaz kıldırmasından sonra merakla bu zat kimdir diye soran kimse, onun Müslümanların halifesi olduğunu öğrenip kervanda bulunanlara giderek hadiseyi anlattı. Kervandakiler, onun Müslüman olmayanlara yardımı böyle olursa, kim bilir Müslümanlara şefkati ve yardımı ne kadar çoktur. Onun dini gerçekten hak dindir, dediler. Daha sonra da Hazreti Ömer’in huzuruna gidip hepsi Müslüman oldular.
Hazreti Ömer’e nisbet edilen kılıç. Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler Bölümü’nde muhafaza edilmektedir.
Hazreti Ömer’in ordusunun İran’ı fethettiği gece Hazreti Osman huzuruna girip selam vermişti. Hazreti Ömer acele mektup yazıyordu. Mektubu yazıp bitirince yanmakta olan mumu söndürüp, başka bir mum yaktı. Hazreti Osman’ın selamına cevap verip konuşmaya başladıktan sonra, Hazreti Osman mumu söndürüp, başka bir mum yakmasının sebebini sorunca, söndürdüğüm mum Beytülmalındır. Bana ait değildir. Onu Müslümanların işini görmek için yakmıştım, onların işini görmek için yazdığım mektup bitti. Şimdi seninle şahsi işim için konuşuyoruz, bunun için de kendime ait olan mumu yaktım buyurdu.
Kudüs'te, Ömer bin Hattab Efendimizin namaz kıldığı yerde yapılan mescit.
Hazreti Ömer, bir kaç bin askeri harbe göndermişti. Harbe gidenlerin evlerine adam gönderip, hallerini sorması ve geceleri kendisinin şehri gezmesi adeti idi. Bir gece şehri dolaşıyordu. Bir evin önünden geçerken, ağlayan bir kadın sesi duydu. Kulak verdi. “Halife kocamı harbe gönderdi, biz burada aç-susuz kaldık. Yarın çocukları götürüp halifenin kapısına bırakacağım.” diyordu. Hazreti Ömer dayanamadı. Gidip bir miktar yağ ve bir çuval unu sırtına alıp, kadının evine getirdi. Ateş yakıp yemek pişirdi. Çocukları kaldırıp yedirdi. Sonra kadından özür diledi. Şimdiye kadar sizin halinizi bilmiyordum. İhtiyacınız olursa, hemen bize bildirin diyerek ayrıldı. Kadın, Hazreti Ömer’in akıllara hayret veren tevazu ve adaleti karşısında mahcup olup, hayır dualar etti.
Hazreti Ömer Irak’a İslam ordusunu gönderip, kısa zamanda Allahütealanın yardımıyla zafer kazandılar. Sağ salim ve ganimetlerle döndüler. Hazreti Ömer’in huzuruna vardıklarında halife İslam ordusuna hiç bakmadı. Ne yaptınız? diye sual bile sormadı. Halifenin bu muamelesi Eshab-ı Kiram’a çok ağır geldi. Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah’ı mescid de görüp halifenin onlara karşı alakasızlığından şikayet ettiler. Hazreti Abdullah: “Babamın huzuruna bu elbiselerinizle mi çıktınız?” dedi. Meğer İslam ordusu, İran’ın süslü elbiselerinden giymişlerdi. Eshab-ı Kiram, Hazreti Abdullah’ın işaretiyle gidip elbiselerini değiştirdiler. Böylece Hazreti Ömer’in huzuruna vardılar. Bu sefer Hazreti Ömer bunları iyi karşılayıp her birinin ayrı ayrı halini, hatırını sordu. Eshab-ı güzinden birisi cesaret edip, kalktı: “Ya Emire’l-Müminin ilk görüşmemizde bize hiç iltifat etmediniz. İkinci görüşmemizde çok iyi karşıladınız. Bunun sebebi nedir?” diye sordu. Hazreti Ömer: “Sizi, elbiselerinizi değiştirmiş görünce kendi kendime: “Eshab-ı güzin benim hayatımda elbiselerini değiştirdiler. Bir kaç gün sonra Allah korusun kalplerini de değiştirirler. Dünyayı sevmeleri artar. Yarın kıyamet gününde Resulullah’a kavuşunca, ya Ömer! senin halifeliğin zamanında benim Eshabım elbiselerini değiştirdiler sonra kalpleri değişti. Niçin mani olmadın, diye hitab eder, azarlar diye korktum. Onun için İran’ın süslü elbiselerini giydiğiniz zaman her biriniz gözüme bir bela dikeni gibi göründünüz. Fakat elhamdülillah elbiselerinizi değiştirince, endişe ettiğim tehlike ortadan kalktı. Size iyi muamelede bulundum.” buyurdular.
Hazreti Ömer zamanında Şam şehri civarında bir kale muhasara edildi. Öğleye kadar kale feth edilmedi. Hazreti Ömer, gadaba geldi. İslam askerini huzuruna çağırdı. “Kale henüz feth edilemedi. Kafirler, İslam askeri karşısında bu kadar dayanamazdı. Aramızda birisi bir hata yapmış olmasın.” buyurdu. İslam askeri hayret edip, tövbe ve istiğfar etmeye başladılar. O sırada bir kişi ağlayarak Hazreti Ömer’in huzuruna geldi; “Ya Emire’l-Müminin! Bu gece teheccüde kalktığım zaman karanlık olduğu için misvakımı arayıp bulamadım. Misvaksız namaz kıldım. Sizin aradığınız hata benim bu hatamdır,” dedi. Hazreti Ömer; “Tövbe ve istiğfar etmeye devam et.” buyurdu. Bir saat sonra kale feth olundu.
Hazreti Ömer halifelik müddetince kendinden evvel hiç kimsenin yapamadığını ve sonra da kimsenin yapamayacağı şekilde adalet üzere hareket etmiştir. Zamanında kurt koyuna zarar vermeye cesaret edemezdi. Hazreti Ömer’in şehit olduğu gün, bir çoban koyunların yanında dururken bir kurt koyuna saldırdı. Çoban hemen feryad ederek; “Vah Hazreti Ömer!” dedi ve ağladı. “İnna lillah ve inna...” ayet-i kerimesini okudu. Çobanlar ona; “Hazreti Ömer’in irtihal ettiğini (vefatını) nereden bildin?” diye sordular. Çoban; “Hazreti Ömer’in zamanında kurt koyuna değil saldırmak, bakmaya bile cesaret edemezdi. Şimdi kurdun koyuna saldırdığını gördüm. Hazreti Ömer’in vefat ettiğini anladım.” dedi.
Hazreti Ömer öğle sıcağında soyunup, zekat olarak Beytülmala alınan develeri bağlardı. “Ya Emire’l-Müminin! Niçin siz zahmet çekiyorsunuz! Birine emir buyurun bağlasın.” dediler. Hazreti Ömer: “Bunlar, fakirlerin hakkıdır. Hak teala beni bunlara bakmaya memur etti. İşlerini de kendim görmem iyi olur. Ahirette bunlar benden sorulacaktır.” buyurdu.
Mescid-i Nebi'de Ömer bin Hattab kapısı.
Bir genç, beş vakit namazı Hazreti Ömer ile kılardı. Hazreti Ömer her selam verişinde, genci arkasında görürdü. Hazreti Ömer de bu genci sevmişti. Güzel bir kadın bu gence aşık olup, her zaman haber göndererek evine çağırtır, fakat genç razı olmaz, yanına gitmezdi. Bu kadın, uzun müddet gencin arkasına düştüğü halde, kendisini gence sevdiremedi. Kadın, bir koca karıya başvurdu. Koca karı; “Seni bu gece o gençle bir araya getirirsem, bana ne ikramda bulunursun?” dedi. Kadın; “Bu işi yaparsan, sana çok şeyler vereceğim.” dedi. Koca karı evinde otururken; genç yatsı namazını kılmış, evine dönüyordu. Yol üzerinde bulunan koca karının evinin önünden geçerken, koca karı; “Bana yardım edene, Hak teala da yardım etsin.” diye feryat etti. Genç bu feryadı duyunca, koca karıdan feryadının sebebini sordu. Koca karı; “Bir koyun kaçırdım, tutamıyorum, bana yardım et.” dedi. Genç bu söze inanıp evden içeri girdi. Gence aşık olan kadın, kapıyı kilitleyip gencin ayaklarına sarılarak yalvarmaya başladı: “Ne zamandan beri senin derdinle yanıyorum, bana hiç vefa etmiyorsun. Sana ancak bu hileyi yaparak kavuştum.” diyerek genci kuvvetle tuttu. Genç, yine kadına iltifat etmedi, yüzüne bakmadı. Kadın genci çok övdüğü halde, genç yine kadının yüzüne bakmıyordu. Kadın; “Ya bana yaklaş arzumu yerine getir veya feryat eder bütün mahalle halkını buraya toplarım, rüsvay olursun.” dedi. Genç; “Ahirette rüsvay olacağıma burada olurum.” dedi. Genci hiç bir yolla aldatamayan kadın, feryat etmeye başladı. Bütün mahalle halkı evin etrafına toplandılar. Kadın; “Bu gece kapımı kilitleyip yatarken, bu adam gelip bana tecavüz etmek istedi. Onun için sizi çağırdım.” dedi.
Kâbe-i Muazzama yanındaki Makam-ı İbrahim’i bugünkü yerine Hazreti Ömer koydu.
Mahalle halkı içeri girip, genci tutup, ellerini bağlayarak, Hazreti Ömer’in huzuruna getirdiler. Hazreti Ömer, sabah namazını kıldıktan sonra, o genci görememişti. Acaba hasta mı oldu, yoksa başka bir şey mi oldu diye düşünürken, bir takım insanların arasında genci gördü. Kadın da oraya gelmiş, feryadı ayyuka çıkıyordu. Genç, Hazreti Ömer’in heybetinden çok korkardı. Hazreti Ömer gadaba gelince vücudundaki kıllar dikilirdi. Fakat bu gadabı din için, İslam gayreti içindi. Dünya işlerinde gadaplanmaz, mübarek kalbini dünyaya bağlamazdı. Varlık onun yanında yoklukla bir, hatta yokluk daha kıymetli idi. Hazreti Ömer genci o halde görünce; “Ya Rabbî! Bu gence hüsn-i zannım vardır. Resulünün hürmeti için beni bu zannımdan döndürme!” diye duada bulundu. Sonra genci yanına çağırdı. “Senin hakkında iyi düşünürüm. Bu çirkin işi senin yapacağını zannetmiyordum. Korkma, yakın gel, Hak teala doğru kullarının yardımcısıdır.” buyurdu. Genç; “Bu kadın bana bir kaç yıldır aşık olmuştu. Çok kere haber gönderdiği halde razı olmamıştım. Sonunda bir koca karı hilesiyle beni evine çağırdı.” dedi. Ondan sonraki hadiseleri de birer birer anlattı. Hazreti Ömer; “O koca karıyı görünce tanır mısın?” buyurdu. Genç; “Evet tanırım.” dedi. Şehirdeki bütün koca karıların dışarı çıkmaları emredildi. Hepsi bir yerde gizlenen gencin önünden geçtiler. Genç, hile yapan koca karıyı tanıdı.
Koca karıyı Hazreti Ömer’in huzuruna götürdüler. Hazreti Ömer’in heybetine dayanamayıp, para için bu işi yaptığını ikrar etti. Koca karı söyleyince, aşık olan kadın da yaptıklarını anlattı. Hazreti Ömer kalkıp, gencin ellerini çözüp; “Allahüteala ya hamd olsun ki, Resul-i Ekrem’in; “Ümmetimden, kardeşim Yusuf Aleyhisselam’ın kendini Zeliha’dan sakladığı gibi, yabancı kadınlardan muhafaza eden sıddîklar çıkacaktır.” hadis-i şerifi bizim zamanımızda bu gence nasip oldu.” buyurdu. Gencin sırtını okşayarak hayır dua etti.
Hazreti Ömer halife iken, bir bayram gelmişti. Herkes çocuklarına yeni elbiseler alıyordu. Hazreti Ömer’in oğlunun elbisesi eski idi. Bayram günü çocuklar, eski elbiseli olan halifenin çocuklarıyla alay etmeye başladılar. Hazreti Ömer’in oğlu, ağlayarak babasının yanına geldi. Hazreti Ömer, oğluna şefkat edip acıyarak, Beytülmalın eminini çağırdı. Oğlunun ağlama sebebini anlattıktan sonra, gelecek ayın maaşından bir miktar vermesini istedi. Beytülmal emini; “Ya Emire’l-Müminin, yaşayacağınızı muhakkak biliyor musunuz ki, hak etmediğiniz paradan istiyorsunuz?” dedi. Hazreti Ömer; “Allahüteala dan başka kimse bilemez.” buyurdu. O zaman; “Ya Halife! Yaşayacağınızı bilmedikten sonra, ne almanız size yakışır, ne de bizim vermemiz makul olur.” dedi.
Medine-i Münevvere’de Hazreti Ömer Camii. Bu caminin yerinde daha önce Hazreti Ömer’in evinin olduğu rivayet edilmektedir.
Hazreti Ömer, söylediğine pişman olup, Beytülmal emininin sözünü beğendi, hayır dua buyurdu. Allahüteala çocuğunun kalbine bir yolla teselli verip, her biri safayı kalp ile gittiler.
Bir gece Hazreti Ömer Medine-i Münevvere’de geziyordu. Bir kadın, kızına, evi içinde; “Süte biraz su kat!” diyordu. Kız; “Emirü’l-Müminin süte su katmayınız buyurmamış mıydı?” dedi. Kadın; “Emir burada yok.” dedi. Kız; “Hazreti Ömer burada yok ise, Rabbim bizi görür.” dedi. Hazreti Ömer o evi işaret etti. Evine gelip oğluna; “Senin için bir kız buldum, onu sana alayım.” buyurdu. Ertesi günü kadının evine gitti. “Kızını oğluma ver.” buyurdu. Kadın; “Bunu kalbimden dahi geçirmeye cesaretim yoktu.” dedi. Hazreti Ömer; “Kızının bir sözü çok hoşuma gitti. Onun için geldim.” buyurdu. O kızı oğlu Asım’a aldı. Asım’ın kızından Abdülaziz oldu. Abdülaziz’in oğlu Ömer bin Abdülaziz halife oldu. Onun zamanında da kurt kuzu ile gezerdi.
Buyurdu ki: “Sadık arkadaşlar bulun ve onların arasında yaşayın. Dürüst ve samimi arkadaşlar, darlıkta yardımcı, genişlikte süs ve ziynetdirler. Dostunun sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda, sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanlarından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahüteala dan korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma, onlardan kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını verme ifşa ederler, işlerini Allah’tan korkanlara danış ve onlarla istişare et.”
“Allah’a itaat eden büyük zatların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar.”
“İyilik kolay bir şeydir. Güler yüz ve yumuşak söz bunu temin eder.”
“Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık göstermeksizin yumuşak ol.”
Tebük şehri yakınında bulunan Dümetü’l-Cendel’de Hazreti Ömer Camii’nin minaresi.
“Çok gülenin heybeti azalır. Şaka yapan eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır. Çok konuşan çok yanılır, hataya düşer. Böyle kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın kalbi ölür.”
“Hakkımda hangisinin daha hayırlı olduğunu bilemediğim için darlık (fakirlik) ve bolluk (zenginlik) günlerimin hiç birine aldırış etmedim.”
Hazreti Ömer bir defasında Şam’a gitmişti. Orada giydiği eski elbiselerden dolayı söz edildiğini duyunca “Biz İslamiyet ile izzet bulduk, izzeti, şerefi başka yerde aramayız.” buyurdu.
“Amellerin efdali farzları yapıp haramlardan kaçınmak ve Allah katında sadık niyyetdir.”
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Amelleriniz tartılmadan önce kendiniz tartınız.”
Yolu bir mezbeleden geçse, orada durur ve: “İşte hırsla sarıldığımız dünya.” derdi.
“Ahiret işlerinde zarar etmektense, dünyaya ait işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.”
Dul kadınlara, yetimlere sırtında un taşırdı. Bu halini gören biri; “Bırakın biz taşıyalım.” deyince, Hazreti Ömer; “Ya kıyamet günü günahımı kim taşır!” buyurdu.
“Alay, şaka ve mizah etmekten kaçınınız. Zira insanın şerefini kırar, vakarını azaltır.”
“Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü, ekseriya, sana iyilik yapayım derken zararı dokunur.”
Hendek Harbi’nin yapıldığı yerde bulunan yedi mescitten biri olan ve ayakta kalabilen Hazreti Ömer Mescidi'nin içinden bir görünüş.
“Tövbe edenlerle oturun, onların kalpleri yumuşak olur.”
“Tevazunun başı, bir Müslüman ile yolda karşılaşırsan ilk önce selamı senin vermen, bir mecliste en geride oturmaya razı olman ve şöhretten uzak durmandır.”
“Yemekten sonra misvak kullanmak iki hizmetçi kullanmaktan iyidir.”
“Mescitler yeryüzünde Allahütealanın evleridir. Mescidde namaz kılanlar Allahütealanın misafirleridir. Ev sahibine, ancak misafirlere hizmet düşer.”
“Ramazan ayı çok hayırlı ve mübarek bir aydır. Gündüz tutulan oruca, gece kılınan namaza bu ayda verilen sadakaya, Allahüteala kat kat sevab verir.”
“İnsanların en cahili, ahiretini başkasının dünyası için satandır.”
“Allahüteala başkasına acımayana acımaz, affetmeyeni affetmez, özür kabul etmeyenin özrünü kabul etmez.”
“Tövbeden maksat günahı bilip yapmamaktır. Amel-i salihte bulunmaktan maksat, kendini beğenmemektir. Şükürden maksat, aczini itiraf edip kulluğu bilmektir.”
“İnsanın elbisesini temiz kullanması şerefi icabıdır.”
“Dinini bilmeyen tüccar pazarımızda satış yapmasın.”
“Mescidde oturan kimse, Allahütealanın huzurunda bulunuyor demektir.”
“Biz, helallerin onda dokuzunu harama düşmek korkusu ile terk ederdik.”
“Bana ayıplarımı, kusurlarımı söyleyen kimse Allahütealanın merhametine kavuşsun.”
“İstiğfar her derde devadır.”
“Tövbe edip de tövbesi kabul olunanlarla beraber bulunun... Zira onlarla beraber bulunmak kalbi daha fazla yumuşatır.”
“Allah’ım, bana senin yolunda şehit olmayı nasib et. Peygamberinin şehrinde ölmeyi kısmet et.”
Kaynakça:
- Tefsir-i Taberî; cilt-10, sh. 160
- Tefsir-i Kurtubî; cilt-8, sh. 170
- Tarihu’l-hulefa; sh. 101
- Savaikü’l-muhrika; sh. 89
- Tabakat-ı İbn-i Sa’d; cilt-3, sh. 266
- El-İsabe; cilt-2, sh. 518
- El-İstiab; cilt-2, sh. 58
- Üsüdu’l-gabe; cilt-4, sh. 58
- İzale tü’l-hafa; cilt-1, sh. 579
- Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cilt-1, sh. 2
- Tabakatü’l-Huffaz; sh. 3
- Hulasa tü teh zibi’l kemal; sh. 239
- Tabakat-ı Şirazî; sh. 38
- El-İber; cilt-1, sh. 27
- En-Nücumu’z-zahire; cilt-1, sh. 78
- Tarihu’l-Ümem-i ve’l-müluk; cilt-3, sh. 192
- İbn-i Hişam; cilt-1, sh. 364
- El-Kâmil fi’t-tarih; cilt-2, sh. 208, 139
- Kitabü’l-harac; sh. 73
- Kitabü’l-emval; sh. 77
- İbn-i Abidin; cilt-2, sh. 49; cilt-3, sh. 354
- El-Evail; sh. 78/b.
- Kitabü’l-haraç (Yahya bin Âdem); sh. 169
- Sahih-i Buharî; cilt-4, sh. 242
- Müslim, Bab-ı Fedailü’s-Sahabe
- Sünen-i Tirmizî; cilt-2, sh. 182
- Tarihu’l-hamis; cilt-1, sh. 333
- İnsanu’l-uyun; cilt-1, sh. 329
- El-A’lam; cilt-5, sh. 45
- Hilyetü’l-evliya; cilt-1, sh. 38
- Bedaiu’s-Sanaî; cilt-7, sh. 9
- Miftahu Künuzü’s-sünne (Hazreti Ömer maddesi)
- Tam İlmihal Se’adet-i Ebediyye (Hâl tercemeleri bahsi)
- Eshab-ı Kiram; sh. 383
- Herkese Lazım Olan İman; sh. 1