Siyah ve beyaz kadar zıt, bu iki dünyanın biri almak, diğeri vermek için çalışıyordu. Bunların hepsi de inançlarından kaynaklanmıyor muydu?
Nasıl yalvar, yakar çağırdıklarını, verdikleri altınları, önünde iki büklüm duran itibarlı insanları düşündü. Koca koca adamların ümidi olmuştu o zaman.
Ölüm korkusu, devletlerini ve servetlerini kaybetme endişesiyle benizleri sararmış, yalnız hile, yalnız fitne düşünen, şeytanları bile gölgede bıraktıracak yalanlar uyduran, iftiralar atan bu insan yığınıyla Bursa’dakileri kıyas etti gayr-i ihtiyari. Buradakiler, süslü elbiseler içinde birbirlerinin kanını, şarap yerine içerken, doymak nedir bilmezken, oradakiler, derin tevekkül, hoşgörü, sükûnet içinde, az şeylerle, çok mutlu olmayı başarmıştı.
Türkler, aynı zamanda gerçekçiydi. Hakkı ve hakikatleri unutmaz, mağrur olmaz, para, servet, ihtişam, saltanat gibi şeylere fazla tenezzül etmez, kimseye muhtaç olmayı sevmez, isteyeni de boş çevirmezdi. Sandık sandık altın, mücevher, toplayıp fâni dünyayı ölümsüz sanan ihtiraslı gafillerin budalalıklarına şaşarlar. “Aptallar olmasaydı, dünya mamur edilmezdi” der, ahiret için gayret gösterirlerdi. Bu hususiyetlerinden dolayı rahat irtibat kurmuş, istediklerini de kolay elde etmişti.
Tek tük ihtiraslı insanlar olsa da çoğunluk, mutlaka böyleydi. Erkara ve arkadaşları zayıf karakterleriyle işlerini kolaylaştırmış, büyük hizmet vermişlerdi. Onları mükâfatlandırmak için fevkalâde düşünceleri vardı. Hurufi, zaten yaşını başını almış, “Bugün var, yarın yok” denilebilecek bir fâni. Onu ve adamlarını da hak ettikleri refaha kavuşturacaktı mutlaka.
Ses, müzik ve dans başını döndürdü. Bu karmaşa içinde tecrübelerini hatırlamaya çalıştı. Siyah ve beyaz, gece ve gündüz kadar zıt, bu iki dünyanın biri almak, diğeri vermek için çalışıyordu. Bunların hepsi de inançlarından kaynaklanmıyor muydu? Eyvah! Eyvah ki bu hakikati, sesli düşünmeye hiç fırsat vermemişti. Herhangi bir sebeple aklına geldiğinde de acımasızca cezalandırmıştı kendini de, arkadaşlarını da.
“Tuhaf ki ne tuhaf!” dedi gülümsedi. Oynayan kızlardan biri yaklaştı. Diri, düzgün vücudu, kısa etekli beyaz tülden elbisesi, yüreğini hoplattı. Kalbi çarpıyor, gözleri büyüdükçe büyüyordu. Müzik, raks ve eğlenen insanların şen, şakrak gülüşleri, ruhları ürperten latif, şeytani bir ahenk olup taşıyor, şehvet olup fışkırıyordu her tarafından.
Dostun başına bir iş gelirse,
Yiğit ol gizle, açıcı olma!
Bir hata eder, özür dilerse,
Kabul et, aftan kaçıcı olma!
Rabbin ihsan eder, nimet verirse,
İyilik etmekten kaçıcı olma.
İnsanın başına bir iş gelirse,
Sırrını herkese açıcı olma!
***
Terslenmeyi, istenmemeyi bir türlü kabul etmeyen Erkara, yine fena hâlde hiddetlenmiş, gözü dönmüştü. İnsanların istirahate çekildiği ve paşanın da evde olmadığı bir zamanı kollayarak, gizlice Beyaz Konağa yanaştı. Gülşah’ın odası aydınlıktı. “Demek uyumamış!” diye hayıflandı. Kucağına biriktirdiği koca taşlarla pencereye iyice yaklaştı. Sonra da gerindi, elindeki kara taşları birbiri ardınca fırlattı. Şangır, şungur, bütün camlar kırıldı. Paldır küldür içerideki eşyalar, yerlere devrildi. DEVAMI YARIN

