"Dünyamız, birdenbire altüst oldu! Aman yâ Rabbî! Ne günahlar işlemiştik? Daha dün, birkaç gün öncesine kadar hayat ne tatlıydı..."
Ter, kan içindeyken, hışımla Doğan Bey içeri girdi. Bir darbeyle Hurufi’yi duvara yapıştırdı. Zelzele olmuş gibi her taraf sallandı. Korkunç bir gürültü koptu. Sanki tufan olmuş, dağlar yıkılmıştı. Süleyman Çelebi, haykırmak istedi. Nafile. Nefes bile alamıyordu. Gözlerini kapamak istedi. O da mümkün değildi. Doğan’ın gözleri hırsından ateşten bir mercan gibi kıpkırmızı parlıyor, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çelebi de aynı şiddette tekrarladı.
‘Alçaklaaarr! Bu memleketi sahipsiz mi sandınız?’
Ses üzerine yorganı fırlattı!.. Matlube Hanım da korkmuştu.
- Aman Çeleb’im korkuttun beni! Neler oluyor sana? Lütfen aklını başına topla! Kendini de mahvettin, beni de!
- Sorma Sultan’ım! Acayip kâbus gördüm!
Derken hâlâ zangır zangır titriyordu.
“Heyhat! Artık şirin Bursa’mızda ne huzur dolu, bitmez, tükenmez sohbet geceleri kaldı, ne de evimizin süsü, gönlümüzün dermanı, yiğitlerin serdarı canım, evladım Doğan’ım. Dünyamız, birdenbire altüst oldu! Aman yâ Rabbî! Ne günahlar işlemiştik? Daha dün, birkaç gün öncesine kadar hayat ne tatlıydı. Şimdiyse zehir, zıkkım!” diye söylenerek odadan çıktı, Matlube Hanım buğulu gözlerle.
Zengin fakir, kadın erkek hep kuluz,
Ruhumuz olmasa, et kemik çuluz,
Kanayan yaranın üzerine tuz,
Yandıkça dökerler, çok feci durum!
Namaz kılınırsa dikilir direk,
Her çeşit kâfiri bekler engerek,
Şiddetli azaba dayanmaz yürek,
Ciğerler sökülür, çok feci durum!
BÜYÜK MÜKÂFAT!..
Şık ve süslü elbiseler içindeki Kripto, bol mumların aydınlattığı koridorda, dava arkadaşlarıyla birlikte oldukça heybetli ve kibirle yürüdü. İyi bir istikbal, yüksek bir rütbe ve halkının emniyeti için ucunda ölüm, sakat kalma ve esir düşme gibi nice tehlikelerin de bulunduğu onca zamanını feda etmişti. İşte korkuları, endişeleri bitmiş, vadedilenlere kavuşmanın müjdesini, mükâfatını almaya gidiyordu.
Uzun at arabası yolculuğu sonunda ilk defa uğradığı, seçkin davetliler huzurunda imtihan edildiği bu yer, şimdi onu bir kahraman olarak karşılıyordu.
Masallarda bile rastlanamayan bu muhteşem, saraylardan daha süslü köşkün altın, gümüş tezyinatlı, billurdan şamdanların bezediği salonlarında yine o aşina olduğu soylular, aristokratlar, şövalyeler yerlere kadar eğilip hürmet ve muhabbet seremonisi yapıyorlardı. Omuzları şişti, göğsü kabardıkça kabardı.
İftiharla yürüyordu. Keyfine diyecek yoktu. Kalbi sevinçten duracak gibi oldu. Daha ışıltılı bir bölmeye girdiler. Kapı açılır açılmaz alkış yağmuruna tutuldu. Aydınlığın içinde, daha aydınlık görünen ışıklar, gözleri kamaştırıyordu.
Ardı sıra altışarlı gruplar hâlinde sadık dava arkadaşları da içeri girdi, kendileri için ayrılmış gümüş işlemeli koltuklara oturdular. Temiz ve bakımlıydılar onlar da.
Kripto, hâlâ ayakta sağa, sola dönüp gülücükler ve öpücükler göndererek etraftakileri selamlıyordu. Ilık bir meltem gibi ruhunu okşayarak yankılanan; “Yaşa! Varol!” nidaları, yumuşamış kalbini daha bir ısıtıyor, eritiyordu. DEVAMI YARIN

