Doktor çıkarken dedi ki: “Çelebi’nin âsâbı bozuk! Onu sıkıntılara düşüren sebep ortadan kalkmadıkça da rahatlayamayacak.”
Süleyman Çelebi, yine bu gece derin ızdırap içinde kıvranıyordu. Matlube Hanım baş ucundan ayrılmıyor, onun için dualar ediyordu. Bugün, Beyazıd Paşa’nın gönderdiği doktor gelmiş, uzun uzadıya muayene etmişti. Doktor çıkarken;
“Çelebi’nin âsâbı bozuk! Onu sıkıntılara düşüren sebep ortadan kalkmadıkça da rahatlayamayacak.”
Demişti. Hâlbuki Matlube Hanım bunu biliyordu. Hiçbir şeyinin olmadığından, sıhhatinden, aklının başında olduğundan hiç şüphesi yoktu.
Yatağında gözlerini bir noktaya dikti. Bir mevta sessizliğinde hayallerine dalıp gitti. Aklına neler gelmiyordu ki? Boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyordu. Nereden gelmişse gelmiş, karabasan gibi mutluluklarının üzerine bir Cumâ vakti çöreklenivermişti bu kör olasıca… Ne ileri gidiyor, ne de geri. İnat etmişti. Bu aileyi bitirmeye kararlıydı sanki. Birbirine benzeyen içinden çıkılması zor düşünceler kadar insanı bitiren bir azap olamazdı. “Acaba Doğan’ım ne âlemde?” diye söylenirken, ağırlaşan göz kapaklarına mâni olamadı.
Süleyman Çelebi, yanına uzanmış refikasından habersiz yatağının içinde döndü durdu. Yarı uyku, yarı uyanık hâlde rüya mı, kâbus mu, anlamadığı bir âlem içindeydi.
Eli ayağı bağlanmış, ağzına yumruk kadar bir yumağı tıkamışlar, ne hareket edebiliyor, ne de sesi çıkıyordu... Hurufi ihtiyar, bir deri, bir iskelet kalmış vaziyette yatağının üzerine bağdaş kurmuş, seyrek çürük dişleri arasından, neredeyse küçük dili görünecek şekilde kahkahalar atarak gülüyordu. Ağzından saçılan tükürükler yüzüne, gözüne saçılıyor, ara sıra da saçını, sakalını çekip kopartarak eziyet üzerine eziyet ediyordu.
Etrafı, çoğunu hiç tanımadığı insanlarla doluydu. İçlerinden Erkara’yı hatırladı. Komşusu, aynı zamanda bir bey oğluydu. Hurufi’yle birlikte ne işi olabilirdi? Bir mânâ veremedi ama; ‘Ondan da her şey beklenir! Bak elindeki mızrak gibi şişi, utanmadan, sıkılmadan sağıma, soluma, hatta gözüme sokup sokup çekiyor. Fırsat düşkünü! Hain!’ dedi. Asıl bunun yaptıkları kalbini incitiyor, acı üzerine acı veriyordu.
Yüzü kıllardan görünmeyen biri, kocaman çıra kütüğünü döşeğinin altına koydu, tutuşturdu. Alevler yatağı, yorganı, odanın içindeki her şeyi cayır cayır yakıp kavuruyordu. Sakalları yanarken gündüz gibi aydınlanmaya başladı etrafı. Çaresizlikten inim inim inliyor, ter döküyordu. İşin en mühimiyse kalkıp kaçamıyordu.
Tek tanıdığı olmasından dolayı Erkara’dan yardım istedi. Cevap vermediği gibi, daha bir öfkelendi. Hurufi’nin arkasına gizlenerek tekme, tokat vurdu. Ağzını, burnunu kan revan içinde bıraktı.
Göğsüne, engerek yılanı gibi çöreklenmiş Hurufi, kalkmak şöyle dursun, oturdukça büyüyor, büyüyor devleşiyordu. Elini, kolunu istediği yere uzatabiliyor, zahmet çekmeden, ter dökmeden, yorulmadan, bulunduğu yerden, kalkmadan tavan arasındakileri bile alabiliyordu. Canlı iskeleti andıran Hurufi’nin göğüs kılları birer mızrak, hiddetle savurduğu küfürleri, birer ok oluyor, beynine saplanıyordu. DEVAMI YARIN

