7 Ağustos 2026… Orta Doğu’nun ve İslam coğrafyasının istikbal defterine altın harflerle değil, çelikten bir iradeyle yazılan tarihtir bu...
Türkiye’nin basiretli rehberliği, Suudi Arabistan’ın kararlı desteği ve Pakistan’ın sadakatiyle imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, yalnız coğrafi hudutların değil, manevi ruh kökümüzün de yeniden tesisi demektir.
Bu pakt, topraklarından koparılmış bir milletin, asırlardır üzerine serilen ölü toprağını silkeleyip ayağa kalkışının adıdır. Bizler, Batı’nın sinsi ajandalarında biçimlendirilip, cetvellerle bölünmüş, kendi evimizde mülteci kılınmış bir medeniyetin evlatlarıyız.
Ne zaman ki bu coğrafya kendi ruh köküne sırtını döndü, işte o zaman hüzün, gözyaşı ve vesayet eksik olmadı.
Şimdi ise Mekke’nin kutsal ikliminde yankılanan bu ses, sömürgeciliğin paslı zincirlerini kırıp atan bir iman haykırışıdır.
Dolayısıyla Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın attığı adımı yalnızca bugünün Orta Doğu’suyla değil, bu tarihsel dönüşümle birlikte okumak gerekiyor.
Bu, bir bakıma “güvenliğimizi başkasının kararına bırakmayacağız” iradesidir.
ÜÇ ÜLKE, ÜÇ STRATEJİK KAPASİTE
Bu ittifakı önemli kılan, üç ülkenin aynı şeyi değil, birbirini tamamlayan farklı güç unsurlarını masaya getirmesidir.
Pakistan, İslam dünyasının nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip ülkesi olarak masadadır.
Üstelik Hindistan’la uzun süredir devam eden stratejik rekabet, Pakistan’ın güvenlik anlayışını doğrudan şekillendiriyor. Dolayısıyla İslamabad için Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkisi yalnızca Körfez’le sınırlı değildir; daha geniş bir Asya jeopolitiğinin parçasıdır.
Türkiye ise ordusu, NATO tecrübesi, operasyonel kabiliyeti ve savunma sanayiiyle ittifakın teknoloji ve askerî kapasite ayağını güçlendiriyor.
ASELSAN’dan HAVELSAN’a, KALYON ve savunma sanayii ekosistemindeki yüzlerce şirketin oluşturduğu üretim kapasitesine kadar Türkiye’nin asıl avantajı artık yalnızca silah sahibi olmak değil, silah üretebilmek ve geliştirebilmektir.
İHA’lardan elektronik harp sistemlerine, akıllı mühimmattan deniz platformlarına kadar uzanan bu kapasite, Ankara’nın stratejik özerkliğini güçlendiriyor.
Suudi Arabistan ise ekonomik güç... Enerji... Finans… Vision 2030… NEOM… Küresel yatırım ağları… Riyad, ittifakın ekonomik sürdürülebilirliği bakımından kritik bir ağırlık taşıyor.
Dolayısıyla ortaya üç farklı kapasitenin birleşimi çıkıyor; Pakistan caydırıcılık, Türkiye teknoloji ve askerî kapasite, Suudi Arabistan ekonomik güç.
Eğer bu üç unsur kurumsallaştırılabilirse, ortaya yalnızca bir savunma anlaşması değil, yeni bir bölgesel güç merkezi çıkabilir.
Katil İsrail Diaspora Bakanı Amichai Chikli’nin 9 Ağustos’taki açıklamaları, Tel Aviv’in Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşmasını nasıl okuduğunu açık biçimde ortaya koydu.
Çünkü İsrail açısından mesele yalnızca Riyad’ın Ankara ve İslamabad’la yakınlaşması değil. Mesele, bölgesel güçlerin birbirinden bağımsız hareket etmek yerine koordineli bir güvenlik mimarisi kurma ihtimalidir.
Bu nedenle Doğu Akdeniz’den Körfez’e, Yunanistan ve GKRY’den BAE’ye, Afrika Boynuzu’na kadar uzanan yeni ortaklık arayışları da önem kazanıyor.
İran açısından tablo daha karmaşık.
Tahran’ın yıllardır geliştirdiği bölgesel strateji; doğrudan askerî kapasitenin yanı sıra vekil güçler, asimetrik unsurlar ve nüfuz alanları üzerine kurulu. Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattının güçlenmesi, İran’ın özellikle Suudi Arabistan’la yaşayabileceği bir kriz durumunda yeni bir denklemle karşı karşıya kalması anlamına gelebilir.
Ancak bu anlaşmayı doğrudan İran karşıtı bir savaş ittifakı olarak okumak da yanlış olacaktır.
Zira asıl mesele İran’ı kuşatmak değil, bölgede saldırganlığın maliyetini yükseltecek bir caydırıcılık dengesi kurmaktır.
Fakat burada romantizme kapılmamak gerekiyor. Her ittifakın içinde kırılganlıklar olur.
Pakistan’ın Hindistan dengesi, Suudi Arabistan’ın İran’la ilişkileri, Türkiye’nin Rusya-Batı arasındaki stratejik dengesi, Çin’in bölgedeki yükselen ağırlığı ve ABD’nin yeni güvenlik mimarisine vereceği tepki, önümüzdeki dönemin önemli soru işaretleridir.
Ekonomik entegrasyon da henüz askerî iş birliği kadar güçlü değil. Bu nedenle Mekke İttifakı’nın geleceği, 2030’a kadar kurulacak kurumsal mekanizmalarla belirlenecek.
Ortak tatbikatlar… İstihbarat paylaşımı... Savunma sanayii ortaklıkları… Siber güvenlik… Enerji hatlarının korunması… Deniz güvenliği… Finansal entegrasyon… Ve ortak teknoloji yatırımları…
Bunlar hayata geçirilirse, 2030’ların başında Mekke’de atılan imza kalıcı bir bölgesel güvenlik mimarisinin temel taşı olarak anılabilir.
Aksi hâlde güçlü bir siyasi sembol olarak kalır.
Bu anlaşma İslam dünyasının bütün sorunlarını elbette bir gecede çözmeyecek.
Ne İran meselesini ortadan kaldıracak, ne İsrail’le yaşanan çatışmaları bitirecek, ne de bölgenin ekonomik parçalanmışlığını kendiliğinden giderecek.
Fakat tarihte bazı adımların önemi, çözdükleri sorunlardan önce başlattıkları süreçte saklıdır.
İslam dünyasının artık başkalarının kurduğu güvenlik düzeninde kendisine ayrılan sandalyeyi beklemek yerine, kendi masasını kurma arayışıdır bu.
Mekke’deki imza bu açıdan bir son değil, bir başlangıçtır.
İslam dünyası, başkalarının yazdığı güvenlik tarihinin nesnesi olmaktan çıkıp kendi tarihinin öznesi olmaya o gün karar verdi.

