Geçtiğimiz cuma günü ABD Başkanı Trump, Hamas’ın, İsrail ordusunun Gazze’den çekilmesini ve örgütün silah bırakmasını içeren ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasını uygulamayı kabul ettiğini açıkladı.
“Barış Kurulu” adı verilen yapı da bu yönde bir mutabakata varıldığını duyurdu; kameraların karşısına geçilip tarihî ilerleme cümleleri art arda sıralandı.
Aynı hafta içinde iki şey daha öğrendik.
Birincisi: Katil İsrail hükûmetinden bu sözde mutabakata ilişkin resmî bir açıklama gelmedi; buna karşılık, sapkın soykırımcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben-Gvir, taslağa açıkça karşı çıktığını duyurdu. Yani masanın bir tarafı imza attı denilirken, soykırımcı tarafın kabinesindeki katil bakan bu imzayı tanımadığını söylüyor.
İkincisi ve daha vahimi: Cuma gününden bu yana, yani tam da bu kabul haberinin duyurulduğu günlerde, katil İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardımanlarında aralarında bebeklerin de bulunduğu en az 30 Filistinli daha hayatını kaybetti, onlarca masum yaralandı.
Yani daha mürekkep kurumadan, mutabakat denilen şeyin bir tarafı zaten masayı devirmiş durumda; üstelik bunu bir bakanın ağzından, kamuoyu önünde yapıyor.
Ve bu devrilme, soyut bir diplomatik ayrıntı değil sahada can alan bir gerçekliğe dönüşüyor. Filistinliler bu saldırıları, tam da ikinci aşama konuşulduğu bir anda gerçekleşmesi sebebiyle, ateşkes sürecini bilerek baltalamaya yönelik bir girişim olarak okuyor.
Hamas’ın kendisi de İsrail’in saldırılarını sürdürmesinin, üzerinde anlaşılan mutabakatı tehlikeye attığını açıkladı. Bu, taraflardan yalnızca birinin öznel şikâyeti değil; sahadaki fiilî durumun soğuk bir tarifi.
Burada asıl mesele, kimin hangi maddeye itiraz ettiği değil. Asıl mesele bir tarafın kabul ettik demesi, o tarafın kabinesinde oturan bir bakanın bile aynı sözü tanımadığı bir ortamda, sahada silahın susması anlamına gelmiyor.
Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 73.000'den fazla masum Filistinli hayatını kaybetti, 174.000'den fazla kişi yaralandı.
Daha da çarpıcısı; 10 Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkes anlaşmasına rağmen, geçen süreçte çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 1.230'dan fazla Filistinli daha şehit düştü, 4.000'den fazla kişi yaralandı. Yani ateşkes kelimesi, resmî metinlerde yer aldığı andan itibaren bile, sahada gerçek bir karşılık bulamadı.
Burada bir de kurumsal mimariye bakmadığımızda “Barış Kurulu” adı altında kurulan bu yapı, Gazze’nin geleceğine dair kararların, bölgenin kendi halklarının veya bölgesel güçlerin değil, uluslararası bir vesayet kurulunun masasında şekillendiği bir modeli temsil ediyor. Trump’ın sosyal medya üzerinden yaptığı tek taraflı “kabul edildi” ilanları, bu barış modelinin en kırılgan yönünü de açığa çıkarıyor. Bir barış sürecinin nabzının imzalarla, kurumsal güvencelerle ve diplomatik mekanizmalarla değil; ABD liderinin sosyal medya paylaşımlarının ritmine bağlanmış olması, sürdürülebilirlikten ziyade kişiselleşmiş bir diplomasi anlayışına işaret ediyor.
Ben-Gvir’in açık itirazı, İsrail tarafındaki kabulün hükûmetin ortak iradesinden çok, dış kamuoyuna yönelik bir görüntü yönetimi aracı olduğu izlenimini güçlendiriyor.
Washington’dan gelen her yeni aşama haberi önemli bir temel şartı atlıyor; önce dış kamuoyuna ilan, sonra (belki) iç mutabakat.
Cuma gününden bu yana Gazze'de yaşanan 30 masum can kaybı, bu ters sıralamanın bedelini kimin ödediğini açıkça gösteriyor!..
Dışişleri Bakanlığımızın sahadaki gelişmeleri gecikmeden, tarih ve olay bazında kayıt altına alan yaklaşımı tam da bu noktada kritik bir işlev görüyor. Ankara’nın yaptığı, uluslararası kamuoyunun zamanla oluşan unutkanlığına karşı diplomatik bir hafıza meydana gelmektedir. Bu, anlık bir tepkinin ötesinde; uluslararası hukukun işletilmesi ve gelecekte yapılacak değerlendirmeler için zemin hazırlayan, devlet aklının uzun vadeli bir yaklaşım. Türkiye’nin rolü yalnızca vicdani bir çağrı yapmak ya da ara buluculuk yürütmek değil; sahadaki gerçekleri uluslararası hukukun diliyle görünür kılmak.
Bu tablonun bölgesel yansımaları da dikkatle değerlendirildiğinde katil İsrail siyasetindeki iç görüş ayrılıkları, yalnızca Gazze’deki sürecin geleceğini değil, bölgedeki diplomatik mekanizmaların güvenilirliğini de etkilemektedir. Bir hükûmetin kendi iç iradesiyle masaya taşıdığı taahhütler arasında uyumsuzluk oluşması, alınan kararların uygulanabilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Bu nedenle Ankara açısından mesele yalnızca açıklamaları takip etmek değil; sahadaki gelişmeleri doğru okumak, aktörlerin tutumlarını analiz etmek ve diplomatik kanalları açık tutmak... Zira uluslararası siyasette kalıcı sonuçlar çoğu zaman yüksek sesli açıklamalardan değil, sabırla yürütülen temaslardan ve doğru zamanda atılan adımlardan doğar.
Bir mutabakatın kâğıt üzerinde var olması, onu imzalayanın kendi hükûmetinde bile bağlayıcı kılmıyorsa, o mutabakatın uluslararası hukuk önünde bir dayanak oluşturması ancak dışarıdan tutulan bağımsız kayıtlarla mümkün olabilir.
Türkiye’nin diplomatik pusulası, tam da bu ters sıralamaya itiraz etmekle anlam kazanıyor... Ankara, Washington kaynaklı her yeni “aşama” haberini alkışlamak yerine, o haberin İsrail hükûmetinin kendi içinde bir karşılığı olup olmadığını sormaya devam ediyor.
Bölgesel istikrarın gerçek garantisi, bir liderin sosyal medya paylaşımında değil, İsrail hükûmetinin kendi kabinesiyle birlikte silahı kalıcı olarak susturduğu günde aranmalıdır. O gün gelene kadar, her “tarihî ilerleme” haberini, bir sonraki günün şehit bültenleriyle yan yana okumaya devam edeceğiz.
Zira tarih, en yüksek sesle konuşanları değil, hakikatin yanında ısrarla duranları hatırlar...

