Bazen siyasi partilerin ve liderlerin sonunu getiren şey, sandıktaki rakiplerinin gücü veya dışarıdan gelen organize darbeler değildir.
Türk siyaset tarihi, kendi iç refleksleriyle, kendi elleriyle inşa ettikleri hatalar zinciriyle çöküşe giden hareketlerin çöplüğü gibidir.
Bugün Türk siyasetinde, özellikle ana muhalefet cephesinde izlediğimiz manzara tam olarak bu... Dışarıdan gelen bir hamleyle değil, içeriden yönetilen bir çürümeyle, basiretsizlikle ve bitmek bilmeyen güç savaşlarıyla çöken bir itibarın hikâyesi.
Millet, desteklediği siyasi partinin ve liderlerin toplumla kurduğu bağın duygusal sermayesine odaklanır. Ve siyasette bu sermaye bir kez tükendiğinde, geriye sadece içi boşaltılmış binalar ve tabelalar kalır.
Bugün CHP'nin yaşadığı gerçek tam da bu; yasal olmak ile meşru olmak, birbirine çok benzeyen ama aralarında uçurumlar olan iki farklı kavramdır.
Siyasette bir lider, mahkeme kapılarından geçip koltuğuna geri dönebilir; bir kararname, bir tüzük maddesi veya bir delege hesabı ona kâğıt üzerinde hak verebilir. Ancak seçmenin zihninde, kalbinde ve vicdanında bir kez kaybolan o görünmez duygusal bağ, hiçbir mahkeme kararıyla veya disiplin cezasıyla geri satın alınamaz.
Böyle bir duruma düşen bir siyasi yapı, artık toplumu yönlendiren aktör olmaktan çıkar; sadece geçmişten devraldığı kurumsal alanı korumaya çalışan yapıya dönüşür. Kâğıt üzerinde varlığını sürdüren, ancak kitlelerin gönlünde ve zihninde karşılığını kaybetmiş bir hareket, siyaset sahnesinde en zor aşamaya gelmiş demektir: Görünürde yaşayan, fakat toplumsal enerjisini yitirmiş bir siyasi organizma…
Meclis aritmetiğinde ana muhalefetin kendi eliyle çöküşü
Bu siyasal itibar krizinin en dramatik ve acı verici boyutu ise parlamenter zeminde yaşanıyor. Yerel seçimlerde partiyi birinci yapan rüzgârı arkasına almış bir yapının, bu büyük toplumsal krediyi ülkeye alternatif bir vizyon sunmak yerine parti içi hizip savaşlarında tüketmesi siyasi bir intihardır. Yerel seçim başarısının getirdiği ganimet paylaşımı kavgası, uzlaşmazlık ve tüzük tartışmaları nihayetinde patlama noktasına ulaştı.
Özgür Özel ve beraberindeki 91 milletvekilinin partiden istifa ederek Yeni Parti çatısı altında toplanması, meclis aritmetiğini altüst etti. Birinci parti olma iddiasıyla yola çıkan ve Meclis'in ana muhalefet gücü olan CHP, bu devasa kopuşla birlikte bir anda Meclis aritmetiğinde 5. sıraya geriledi.
Buradaki en acı gerçek CHP'yi ana muhalefet konumundan düşüren, oy kaybına uğratan veya mecliste 5. sıraya gerileten şey ne iktidarın siyasi hamleleridir ne de CHP karşıtı blokun bastırmasıdır. Partiyi bu noktaya getiren, tamamen kendi içindeki muhalefetin basiretsizliği, "küçük olsun benim olsun" anlayışı ve yönetilemeyen güç savaşlarıdır…
"Kendi iç barışını sağlayamayan, kendi evini toparlayamayan bir yapı, ülkeyi yönetmeye talip olamaz."
Üstelik daha kuruluş aşamasında, başka bir siyasi oluşum adına tescilli Yeni Parti ismiyle ilgili tartışmaların içine düşmesi; bu yapının marka değerini ve meşruiyet iddiasını daha en baştan tartışmalı hâle getirmiştir.
Eski kurultay gölgelerini de üzerinden atamayan bu görüntü, kamuoyunda yeni tabela altında eski hikâye algısını pekiştirmiştir.
Tablonun en karmaşık köşesinde ise Ekrem İmamoğlu duruyor. İBB Başkanlığı’ndan uzaklaştırılması, üzerine yığılan davalar ve tutuklanma süreçleri tüm bunlar bir kesim için siyasi intikam okumasını güçlendirdi ve ona bir mağduriyet sermayesi kazandırdı.
Toplumlar haksızlığa uğradığına inandığı figürlere kenetlenir; bu, siyasetin en eski refleksidir. Ama sadece mağduriyet üzerine kurulan bir itibar, uzun vadede dayanıksızdır.
Dahası, aynı siyasi figür, aynı anda hem "iktidarın gadrine uğramış bir demokrasi mağduru" hem de "kendi partisinin kurultayında şaibeli işlere adı karışmış bir ekibin aktörü" sıfatını taşıyorsa, o biriken duygusal sermaye kendi içinde çatışmaya başlar.
Toplum bir yandan onunla özdeşleşip haksızlığa isyan ederken, bir yandan zihninin arka planındaki o zehirli soruyu askıda bırakamaz:
"Peki ama kurultayda gerçekten ne oldu?"
Güvenin ve şeffaflığın buharlaştığı bir ekosistemde, ne altınıza çektiğiniz o gösterişli koltuk, ne tescil ettirmeyi unuttuğunuz yeni tabela ne de 5. sıraya gerilemiş bir parti grubunun zerre kadar kıymeti kalır.
Bir siyasi hareket, kendi iç meşruiyet krizini yönetemediği, kendi milletvekillerini bir arada tutamadığı ve şeffaflığı sağlayamadığı sürece, dışarıdan gelen her saldırıyı komplo diye etiketlemek uzun vadede ikna gücünü artırmaz... Sadece o bağırışın sesini yükseltir.
Nihayetinde seçmenin vicdanında ve zihninde çöken bir güveni, hiçbir mahkeme kararı veya komplo söylemi yeniden inşa edemez...

