ABD ve İran, hava saldırılarına ara vermiş olsalar da bu durumun kalıcı bir barışa dönüşüp dönüşmeyeceği belirsizliğini koruyor. Mevcut durum kalıcı bir barış anlaşmasından ziyade, tarafların ekonomik ve askerî kaygılarla operasyonları geçici olarak askıya aldığı diplomatik bir geçiş sürecidir. Brent petrol 90 dolara gerilemiş olsa da Babül Mendep’ten geçen emtia gemisi sayısı 11 ile son ayların en düşük seviyesine indi. Hürmüz Boğazı’nda da geçişlerin 7 gemide kalması, saldırılara verilen araya rağmen iki enerji koridorundaki riskin sürdüğünü gösteriyor. ABD Başkanı Donald Trump tarafından açıklanan yeni gümrük vergileri hem ABD içinde hem de küresel ölçekte enflasyonu artırma riski taşıyor. 80'i aşkın ülkeden ithal edilen ürünlere getirilen %10 ila %12,5 oranındaki ek gümrük tarifeleri, ithal girdi maliyetlerini doğrudan yükseltiyor. Artan bu fiyat baskısı, %3,50 seviyesinde olan ABD enflasyonunu tetikliyor. FED’in bu gelişmeler ışığında yarın akşamki faiz kararı ile sonrasında yapılacak açıklama piyasaları yakından ilgilendiriyor. Ana beklenti FED’in sabit kalacağı yönündeydi. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, yapay zekâ kaynaklı talep ve yeni gümrük vergilerinin etkisiyle faiz artırım ihtimali yeniden güç kazandı. Yüksek petrol, manşet enflasyon rakamlarını doğrudan yukarı taşır.
Enerji maliyetlerinin yükselmesi; üretim, taşımacılık ve hizmet sektöründe genel bir fiyat artışına neden olur. Akaryakıt fiyatlarının artması, tüketicilerin ve üreticilerin enflasyon beklentilerini bozar. FED bu beklentilerin çıpalanmasını önlemek için agresifleşebilir. Şu anda 29 Temmuz toplantısında faizin sabit tutulacağına yüzde 65,50 ihtimal veriliyor. Ancak eylül ayında 25 baz puanlık artış yüzde 34,30 ile fiyatlanıyor. Yüksek enerji maliyetleri tüketici harcamalarını kısar ve ekonomik büyümeyi yavaşlatır. Perşembe günü açıklanacak GSYHİ (beklenti %2,3) bu konuda net fikir verecek. FED, ekonomiyi durgunluğa (resesyon) sokma pahasına enflasyonu düşürmek için faizi yüksek mi tutacak, yoksa büyümeyi korumak için taviz mi verecek? Tarihsel olarak FED, bu durumlarda önceliğini her zaman enflasyonu düşürmeye vermiştir. ABD’de yüksek petrol fiyatları nedeniyle faiz artışı sürecine girilmesi, doları küresel ölçekte güçlendiriyor (değerini artırıyor). Yüksek petrol fiyatları enflasyonu körüklediği için ABD Merkez Bankası faizleri artırarak ekonomiyi soğutmaya çalışır. Yüksek faiz, küresel yatırımcıların paralarını yüksek getiri sunan ABD tahvillerine yatırmasını sağlar. Dünyanın dört bir yanından fonlar, daha avantajlı risksiz kazanç için ABD pazarına akar. ABD varlıklarına yönelen küresel yatırımcılar, bu işlemleri yapabilmek için kendi para birimlerini satıp dolar satın alır. Bu talep patlaması doları endeks bazında yukarı taşır.
Bu tablo bize nasıl yansır? Türkiye’nin aralarında bulunduğu gelişmekte olan piyasalardan yabancı sermaye daha güvenli ve yüksek getirili olan ABD’ye yönelir. Türk lirası dolar karşısında değer kaybeder. Bugün 47,35 TL olan kur kısa vadede 48 lirayı aşar. Yabancı çıkışıyla birlikte şirketlerin yüksek maliyet ödememek için döviz talebini arttırması merkez bankasının rezervlerini eritir. Petrolü dolarla ithal ettiğimiz için enerji faturası çift taraflı (hem dış, hem iç etkiyle) yükselir. Enflasyonla birlikte cari açığımız artar. Bu fırtınadan kurtulmak için neler yapılmalı? Merkez Bankası yerli ve yabancı yatırımcının Türk lirasında kalmasını teşvik etmek için enflasyon beklentilerinin üzerinde reel faiz sunmalı. Kamuda sıkı bütçe disiplininden asla taviz verilmemeli. Böylece dış finansman ihtiyacı en aza iner. Kısa vadeli ve kırılgan sermaye (sıcak para) yerine, kalıcı ve istihdam sağlayan uzun vadeli doğrudan yabancı yatırımları çekecek teşvikler ve büyük vergi indirimleri hızla hayata geçirilmeli. Bu durumda Merkez Bankasının döviz rezervleri kalıcı olarak artar, piyasada oluşabilecek ani kur dalgalanmalarına karşı likidite tamponu oluşur. Hem vatandaşa hem de şirketlere güven gelir kur korkusu ortadan kalkar. Hazine ve özel sektör, dış borçlanmada değişken faizli enstrümanlar yerine sabit faizli borçlanmaya yönelmeli ve borç vadelerini mümkün olduğunca uzatarak refinancing (yeniden borçlanma) riskini azaltmalıdır. Bu şekilde üzerimize gelmekten olan büyük tsunamiden kurtuluruz.

