İnsanlık medenileştikçe, vahşi tarihlerinin bazı sayfalarından utandıkça, bizde ne hikmetse canavarca yeni bir işkence bayağılığı dönemi açılmışa benziyor. Değerinden rahatsız olduğu, olgunluğunu veya mutluluğunu kıskandığı iğrenç mizaçlı mahluklar, güçleri yettiğince, maddi manevi her türlü eziyete yelteniyorlar. Manevi boşluktan, İnsan-ı Kamil himmeti yokluğundan, kötü eğitimden veya terbiye yokluğundan doğan bu zalim işkence maskaralarını ve bu adiliklerin sebeplerini size ilerde, yakın tarihin penceresinden göstermek isterim. Hani "yazarlara, bilginlere ve düşünceye işkence ediliyor" gibi laflar pek sık ediliyor ya bugün işte size o yazarlarımızdan tarih bilgini ve devletine düşkün usta bir gazetecenin başına getirilen korkunç işkenceleri, yazı hayatının ellinci yılında, bizzat kendi ağzından nakledeceğim. Bu yazar, halen Almanya''da bulunan bu korkunç işkencelerin, alçaklıkları yüzünden sevgili yurduna, yıllar yılı dönemeyen İlhan Bardakçı beydir. Halen Almanya''da ekmeğini kaleminden çıkarmaya çalışmaktadır. Ona işkence eden de sırf kendi basit çıkarları için (mesela terfi etmek gibi) iğrençliklerle Bardakçı''nın TC''den istediği yargılanma hakkını bile engellemiştir. Bu zat sonra da Amerika''ya kaçıp kırk yıl yüksek maaşını aldığı devletimize bile kötülükler etmiştir. "Birisini mahvetmek için emir alırlar. Sormazlar hukukîliğini. Onlar sadece verilen emri yerine getirmekle görevlidirler. Sokakta yakalarlar adamı. Zindana atarlar. - Sen şu suçları işlemişsin diyemezler. Bilirler suçu olmadığını. Onun için: - Anlat bakalım yaptıklarını, derler. Yaptıklarınız günlük hayat meselelerinizdir. İnanmazlar. İşkenceye başlarlar. Bir zindan işkencesidir yaptıkları ve yapacakları. Soyarlar. Gözleriniz kapalıdır ama, çocuklarınız yaşındakilerin yanında çırıl çıplak dolaştırırlar. Başınıza yumruklar iner. Ananıza babanıza küfrederler. Tırnaklara iğne sokma işkencesini çok severler. Siz feryat ettikçe mutlu olur kahkahalarını salıverirler. Her an, her dakika içinizden bir şeylerin eksildiğini, eridiğini ve direniş gücünüzün azaldığını hissedersiniz. Yanınızdaki hücreden dövülen bir başkasının feryatlarını dinlettirirler. Elektrik vermek basit kolay iştir onlar için. Hayatta itibarlı birisi olduğunuzu bilirler. Kompleksleri tepişir. Ama normal zamanda yanınıza bile gelemeyecek olanlar, sizi sorgulamaktadırlar. Küçüklükleri tepişir. Acımasız kurtlara benzerler. Kendilerine teslim edileni linç etmek için sabırsızlanırlar. Tarih içinde misalleri çoktur. Bazen bir tâç sahibi hükümdar, bazen bir vezir veya hakimdir. İnsanların kaderine hükmederler. Tarih, savcılar görmüştür. Utanmadan yalan söylerler. Bir derece terfi için zulme alet olurlar. Yukarılardan emir gelir: - Mahkûm et derler. - Adam delil arar, yoktur. Karar gerekçesine: - Delil yok, belge yok, şüphe edecek bir şey yok. Ama ben mahkûm ediyorum... diye yazar. - Ve bir ay sonra terfi eder. Her feryat onun için bir kahkaha neşvesi, her sancı bir yeniden doğuştur. Ve üst makamlar ve mevkilerde serinlenenler bu zulmü tahkik gereksinmesini bile hayal etmezler. Üst makamlar? diyeceksiniz. İttifakla bozulan, mahkûmiyet kararını, üç ay sonra ittifakla onaylar. Ve adı adalet ve Hukuk devletidir bu komedinin. Bereket bu zulümler, başka memleketlerin hayatlarında geçer de, biz rahatsız olmayız. Ve medya harikulade bir namus görevi yapar. Meraklanmaz, incelemez. Oysa sahifelerinde "En birinci medya" safsatalarından geçilmez. Hani basın hesap sorardı. Lâf.. Misafirliklerine iki görevli gelir. Bu konuda sanığın yargılanmasından bahsedilmemesini isterler. Hatta tanık olacak eski devlet adamlarının da evlerine uğrarlar. Ve sonra bir gün bu pek mühim Gizli Servis görevlisinin yurt dışına kaçtığını ve oradan yayınlarda bulunduğunu öğrenirsiniz. Basın da öğrenir de sesini çıkarmaz. O gece yarısı ve güpegündüz basılmış bir basındır. Namuslu, hakkaniyetçi ve adalet yanlısı olduğunu, kendi sahifelerinden ve ekranlarından duyarsınız."
Not: İlhan Bardakçı Beyin bu yazısının tamamını, Türk Edebiyatı Dergisi''nin Haziran 320. sayısında okuyacaksınız.

