Biz, şurada üç-beşyüz kişiyiz: Bunlar memleketin başına bir hâl gelir diye ödü kopanlardır. Bir millî kültürümüz vardır, yaşatılmalıdır, milletimiz büyüktür ve her hürriyet, her refah ona lâyıktır diye ter ter tepinenler bizleriz... "Aman yıkılır da, altında kalır millet" diye kötünün, rezilin, kofun bile üstüne yürümekten vallahi sakınıyoruz. "İsteyen istediği mülkü edinsin, yeter ki halkın menfaati çiğnenmesin. Biz zaten çok zenginiz çünkü tarihi, coğrafyası, denizleri, dağları, türküleri, kitapları, Süleymaniye''si, Yunus''u, Fuzulî''si, camileri, fabrikaları, mektepleriyle bütün bu Türk ülkesinin sahibi biziz" diye gönül büyüklüğünde yaşamaktayız. Dürüst olan kimselerle elbet meselemiz yoktur. "Ne olur kendinize gelin nazik ve kibar olun, doğru düşünün, vatanı, halkı sevin. Bir daha bulunmaz böyle vatan, böyle millet, isyan etmez, kin gütmez" diye zenginine, iş çevirenine, okumuşuna lâf atmaya çalışıyoruz, bıkıp usanmadan. Biz, biz de gerçi hepsi gibi "mağaranın içine" tıkılmış ama mağara duvarlarına "millî ışık" aksettirmeye çalışanlarız. Bu zindanın dışında ferah bir dünya olduğunu görüp, herkese göstermeye çalışıyoruz... Biz de, gerçi akıntı kayığında hepsiyle birlikte sürükleniyoruz. Ama, arada bir; "Dur kürekçi, bu akıntının sonu boğulmaktır, düşman eline düşmektir" çığlığını atıyoruz. Biz, birkaç yüz kişiyiz... Seyirci değil, aktör de değiliz. Lâkin onlar, o bozguncular pek çoklar. Onlar mağaranın duvarına vuran son ışığı da söndürmek istiyorlar. Onlar akıntının gücünü kendi küreklerinin marifeti sanıyorlar. Onlar, kimi açıkgözler, eyyamcılar, kimi çaresizler, kimi tahrikçiler, kıskançlar, "fasık-ı mahrum"lar... Onlar sayısız gruplardır. Biz âleme düzen vermeye kalkan deliler miyiz sadece? Ama ne olursa olsun direneceğiz. Millet, kesesini değil halkını sevenlerle kurtulacak... Şişte tavuk çeviren şu Beyoğlu vitrinine burnunu dayamış, kokusuyla doymağa çalışan, belki bir budunu yavrusuna götüremediği için yüreği şişlenen şu adamcağız... Pazar yerinde kilosu iki milyonluk pirincin yanında siftindikten sonra cılız, cesaretsiz sesiyle: "Şundan ikiyüz elli gram verir misiniz?" diyen şu ev hanımı ve çöp yığını üzerinde ganimet arayan şu biçareler.. Bunlar onlar değil milyonlarca insanımızdır. Ve bodrum katında ayakları tutulan karısını hastanede tedavi etmeye götürüp orada üstelik fena muameleye çarpıldığı için ağlayan şu 200 lira maaşlı memur... Şu veremden yüzü kaşık kadar kalmış, hâlâ da devletinin insaf edip kendisini bir tedavi yerine göndereceğini uman ayak işçisi... Bir somun ekmek için kötü yollara düşen genç kız, "Kimsesiz avare çocuklar"... Ve ağız, dil vermeyen köylüler... Bunlar işte millet sayınca çok; bizler sadece 5-6 yüz kişiyiz. Ya şu vurguncu, banka boşaltıcı, kolay kredi bulucu, hepimizi kazıklayıcı, bir ayak üstünde bin hüner döndürücü, şu karaktersiz, kaypak, sonradan görme, arı hayâsı kalmamış yaratıklar? Uzatmayalım, onları başka zaman konuşuruz.

