Kaydet
a- | +A

İnsân-ı Kâmil; olgun insan demektir. 700 yıl yaşayan ihtişamlı devletimizin temeli de bu insan büyüklüğüne dayanıyor.

Onların en üstünlerinden birkaç ismi hatırlayalım: Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Geyikli Baba, Ahi Evran, Hacı Bayram, Akşemseddin, Mevlânâ ilk akla gelenlerdir.

Bunlar, en okumamış ferdinden ulemasına, sultanına kadar her zümreye etkiler yapan üstün şahsiyetlerdir. Müslüman, sorumlu ve vatanperverdirler. Devlet ricaline halk ve hak önünde eğilmeyi, adalet ve eşitliği öğreten büyüklerdir.

Böylece karşımıza, koca imparatorluğun her yanını eşraf diye, ocak diye, dergah diye, şeyh diye, ermiş diye kuşatan İnsan-ı Kâmil''ler çıkıyor. O Diyarbekir''de, O Üsküp''te, O Bursa''da, O Bağdat''ta, O Manastırda''dır. Birbirlerinin dilinden anlayan birbirlerinin değerlerini ve kendi değerlerini bilen memleketin temel kültürünü inşa eden münevverlerdir.

Başları hepsinin okuduğu bir ulu kitaba ve onu getiren yüce Peygamber''e muhabbetle bağlıdır. Gureba Hastanesi''nde Pertevniyal Valide Sultan bir levhaya şöyle yazdırmış:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammed''siz Muhabbetten ne hâsıl

Bu temel girişten sonra Şeriât''in, Tarikat''in, Hakikât''in elvererek yetiştirdiği kâmil insanlarda bulunan özellikleri hatırlayalım: Yunus Emre

"Şeriât, Tarikat yoldur varana.

Muhabbet hakikat ondan içeru"

demiş demek İnsan-ı Kâmil, ömründe amaç olarak hakikat ve muhabbeti arıyor.

Yalnız birini söyleyelim:

İnsan-ı Kâmil, önünde kim olursa olsun, mevkii ne olursa olsun cesaretle tenkid edip kınayandır, uyarandır.

Ayrıca yolsuza, vatanın kadrini bilmeyene, çıkarı için yağcılık yapan, yalan söyleyen dalkavuğa yüz vermeyen onu selâmlamayan, elini sıkmayan inançlı ve bilgili adamdır.

Daha başka üstünlüklerini sıralarsak bu yazının sınırlarını aşarız. Yalnız bu en üstün vasfından ötürü bir tek kıssa söylemekle yetinelim:

Devrin Selçuklu Sultanı, Hz. Mevlânâ''nın huzuruna gelir. "Halkımız beni bir türlü sevmiyor. Ne olur buna yeni yollar gösterin de devletimize, halkımıza başarıyla hizmet etmenin çaresini bulayım!" der.

Mevlânâ, onun, çok değerli bazı bilginlerden Kur''an-ı Kerim ve Hadis öğrendiğini hatırlatarak der ki:

- A değerli Sultan''ım! Kur''ân ve Hadis''in (yani Şeriât ve Kanun''un) üstünde, ben sana daha ne gibi bir nasihat eder, yol gösterebilirim?

Beyhude zahmet buyurmuş da dergâhıma gelmişsiniz.