Kaydet
a- | +A

Birtakım oyunlarla Azerbaycan Cumhurbaşkanlığından uzaklaştırılan Ebulfez Elçibey''in Ankara''da, amansız hastalıktan ölümü üzerinden neredeyse ay geçiyor.

Türkiye''nin en büyük dostu ve sahipsiz Türk dünyamızın ümit lideri olan bu değerli insanın, mücadele dolu hayatı kadar Türkiye ve Azerbaycan siyasilerinin ona yaptıkları kötülükler de çok acıdır. Ona değil Türklüğe yapılmış zulümlerdir.

Bütün bu haller ne yazık ki yabancı parmakları ile oynatılan ihtiras ve ihanetlerin kara sonucudur.

Aşağıda Elçibey''in özgeçmişini değil çocukluğunu, gençlikteki gözüpek mücadele günlerini ve Sovyet rejiminden çektiği ıstırapları kendi kaleminden okuyacaksınız. Bu belgeleri milletimize sunan Orkun Dergisi 31. sayısına teşekkürler.

1938 yılının Haziran ayında Azerbaycan''ın Ordubad vilâyetinin Keleki köyünün "Halil Yurdu" denilen yaylasında doğmuşum.

Babam "Kadirkulu Aliyev, Merdan oğlu." Rus-Alman savaşında (İkinci Dünya Harbi) askerde ölmüş. Annemin adı da Mehrinisa''dır.

Onu biliyorum ki, ben Türk''üm. Belki de bende daha çok Şamanlık izleri var. Sakinliğimden hissediyorum ki, Oğuzlar''danım; arada sırada öfkelendiğimde diyorum ki, Kıpçaklar''danım.

Yedinci sınıfa kadar Unus 7 Yıllık Mektebi''nde okuduktan sonra Ordubad 1 numaralı Şehir Orta Mektebi''ne devam ettim. O zamanki köy çocuklarının hayatında olduğu gibi ben de şunları yaşadım. Çoğu zaman kevenlerin, sürgünlerin, kangalların içerisinde çoğumuz yalın ayak geziyorduk. Mektebe de yalınayak giderdik. Komşumuz olan Unus adında bir köy var. Orada yedi yıllık mektepte birinci sınıftan yedinci sınıfa kadar okudum (bizim köyde mektep yok idi)

Yedinci sınıfı bitirene kadar en büyük arzum hekim olmak idi. Sekizinci sınıfta tarih ilmine meylim arttı, cemiyeti kavramak bana daha çok ilgi çekici geldi ve Marks''ın "Kapital"ini okumaya başladım. Bize şöyle propaganda etmişlerdi. Güyâ, "Kapital" dünyanın en büyük şâheseridir.

Küçük yaşlarımdan itibaren oruç tutuyordum (gizli gizli oruç tuttuğumu hocalarım bilsin istemiyordum), arada bir annem ile yan yana namaz da kılıyordum.

Onuncu sınıfta Azerbaycan Devlet Üniversitesi''nde Şarkiyat Fakültesi''nin açılacağını duydum. Nizâmî, Hakânî, Fuzulî ve başka şairlerimizi doğru anlamak maksadıyla bu fakülteye hazırlandım. 1957''de Üniversitenin Şarkiyat Bölümü''ne Arap Filolojisi sahasına kaydoldum.

O gençlik bakışımla gördüm ki, halkımız bir felâket içerisinde yaşıyor. Ben Güney Azerbaycan faciasını sekiz yaşında duymuşum. 1946 yılı idi. Gece yarısı Araz''a atlayıp kuzeye geçen fedâiler erkekler, kadınlar, kızlar gelip; bizim Keleki köyüne çıkıyorlardı: Geceleri kapımız dövülürdü, açardık... Binbir eziyet çekmiş insanlar... Bir iki gün geçmezdi, hükûmet memurları gelip onları bir yerlere götürürlerdi. Ben anama soruyordum.

Bu adamlar kimdir? Bu teyze niye ağlıyor, bu çocuğun babasını kim öldürmüş? Niye elbisesi kanlıdır? Hafızamda şu sözler daha çok kalmış?

Ne bileyim? Bedbahttırlar, kardeş kardeşi öldürmüş. Bizimkiler gitti muharebede kırıldı, bu bedbahtlar da birbirini kırıyor. Hitler''in Allah belâsını versin. Stalin''in de bıyığı yerde kalsın!". Bu sözler ömrüm boyu benim kulağımda çınladı.

Büyüdükçe ben de herkes gibi adım başı haksızlığa hedef oldum. Ayıldığımızda gördüm ki, büyük, ulu bir halk milli felâket içerisinde çabalıyor.

Çocukluğumda bana şaka ile "millet" diyorlardı, şakaya alıyorlardı. Üniversitede de bâzen "Millet" diyorlardı. Sonra ben düşündüm ki ben kimim, neci olmalıyım.

"Milletçi" sözünün kökü Arapça''dır. Düşündüm ki, Türk sözü kullanmalıyız; bu sözün yerine "Elçi" sözü uygundur. "Milletçi" sözü yerine "Elçi" sözünü kullanalım.

1962''de üniversiteyi bitirdim. 7-8 ay staj yaptıktan sonra biz, 5-6 arkadaşı, Assusan Barajı''nın yapıldığı Mısır''a mütercim olarak gönderdiler.

Azerbaycan''a dönünce bütün gücümü talebeler arasında millî şuurun uyanmasına yönelttim. Hiç kimseye de hesap vermiyordum. Çok şeyleri yakın dostlarımdan bile gizliyordum. Üçerli beşerli, yedişerli ve dokuzarlı gruplar kurdum. Her grupla da ancak kendim meşgul oluyordum. Bu, çok vakit ve güç istiyordu.

Nitekim, biri bizi sattı. 15 Ocak 1975''te tutuklandım. 1.5 yıl hapiste kaldım.

Ben hiçbir hoca ve talebeyi (hatta KGB ajanlarını da) suçlu saymıyordum. Bir düşmanım vardı, emperyalizm! Geri kalanlar onun zavallı hizmetçileri idi! Benim bu zavallı generallere ve subaylara da kalbimde acıma uyanırdı. Benim işim zâlim emperyalizme karşı mücadele idi; satkınlara tarihin kendisi cezâ verecekti ve verdi de.

Geç evlenmemin de sebebi şu idi: Arkadaşlarla anlaşmıştık ki, yakalanacağız, onun için aile kurmayalım. Öyle de oldu, yakalandık. Sonra meselenin kökü döndü. Diyorlardı ki; Ebulfez''e göre ne var bekârdır, ailesi yok, çoluk çocuğu yok. Ona göre de düşündüm ki, biz de aile kurmalıyız. Eğer bu yolda yürüyorsak aile de kurban olsun, çoluk çocuk da kurban olsun. Bunu sadece biz yapmamışız, bizden önce yüzlerce örnek var. Mehmed Emin Resûlzadeler''in yanında biz kimiz.

Hayatımda en hoş günlerden biri 1989''un 16 Temmuz''unda Azerbaycan Halk Cephesi''nin kurulması ve ona başkan seçilmekliğimdir.

En ağır sarsıntılarım: 20-23 Ocak 1990, Daşaltı ameliyatı. Hocalı faciası, Şuşa ve Laçin hıyâneti...

En çok müteessir olduğum şey dostlarımı kaybetmektir (bütün mânâlarda).

Sevgim-millete!

Vurgunluğum-istiklâle ve adâlete!

İtaatim-hocalarıma!

Borcum-dostlarıma ve meslekdaşlarıma!

Nefretim-yalancılara ve yüzsüzlere!

Elçibey''in el yazısıyla anlattıkları, tarihe armağan olarak burada bitiyor. Hayatının herkesçe bilinen vak''aları ise şöyle özetlenebilir:

Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Ebulfez Elçibey, 6 Haziran 1992 tarihli seçimlerde % 63''lük bir çoğunlukla Azerbaycan Cumhuriyeti''nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Ancak, onun katıksız bir Türkçü olması ve büyük Türk birliği (Turan) ülküsünü savunması, Rusya''yı rahatsız etti. Ajanları vasıtasıyla tertiplediği bir darbe sonucu, Elçibey''in iktidardan uzaklaştırılmasını sağladı.