Rahmetli tarihçimiz Reşad Ekrem Koçu''nun "Tarihimizde Garip Vak''alar" adlı kitabında bulunan bu çok canlı Osmanlı Hayatı vakasını, dostum Prof. Turan Yazgan''ın yıllar boyu her ay itina ile çıkardığı "Türk Dünyası Tarih ve Kültür Dergisi''nin" Ağustos 1999''da çıkan 152. sayısından alıyorum. İki noktasına dikkatinizi çekmek isterim;
1. Yıllar önce kaybettiğimiz tarihçi üstad dostum Reşad Ekrem Koçu''nun üslûp ve meraklarındaki zindeliği, tazeliği göstermek için. 2. Türk-Osmanlı devleti tebası ve makamlarının her yerde ve her mevkide nasıl bir âlicenaplığı (insanî iyilikseverliği) temsil ettiklerini ispatlamak için... İğrenç çıkarlar, mevkiler ve siyasi ikbâl için birbirlerine asla düşmanlık yapmadılar. Ancak bu sayede 700 yıl yaşayan bir devlet oldular...
İşte adı geçen hikâye Onsekizinci asır ortalarında, Osmanlı sarayında Valide Sultan olarak kırk yıla yakın saltanat sürmüş ve göz kamaştıran bir lüks içinde yaşamış olan Dördüncü Mehmed''in anası Turhan Sultan, Ukraynalı bir köylü kızı idi. Dokuz on yaşlarında Tatarlar tarafından kaçırılmış ve Osmanlı sarayına Süleyman Paşa isminde bir vezir tarafından takdim edilmişti. Turhan Sultan gayet narin yapılı, zarif ve harikulâde zeki bir kadındı. Esircilerin eline düştüğü zaman, köyünde bir yaşında bir erkek kardeş bırakmıştı. Bu güzel oğlan çocuk da sekiz dokuz yaşında iken Tatarlar tarafından çalınıp İstanbul''da bir manava satıldı. Yusuf adı verilen ve Müslüman olan bu çocuğu, sahibi olan manav, bir baba sevgisiyle bağrına basmıştı. Bu Yusuf, büyük şehirde "Manav Güzeli" lakâbı ile bir şöhret bulmuştur. Bir gün bu dükkânın önünden geçen Valide Sultan, Manav Güzeli''ni uzaktan görür görmez kardeşi olduğunu anladı. Maiyetindekilere emir vererek çocuğu adetâ zorla saraya kaldırttı. Bu çocuğu kundakta iken bir kurt ısırmıştı ve müthiş hayvanın diş yerleri Manav Güzeli''nin sağ kalçasında hâlâ bir nişan olarak duruyordu. Valide Sultan kardeşini bulunca sevincinden çılgına dönmüştü. Ona bir baba şefkati gösteren manavı dahi ihya etti. Yusuf''a devrin kıymetli hocaları elinde ciddî tahsil yaptırttı, fakat devlet işlerine karıştırtmayarak kendisini kâhya tayin etti. Manav Güzeli, ölünceye kadar İstanbul''da zengin ve kibar bir hayat sürdü.
İkinci Yusuf''a gelince Onyedinci asır başlarında Dalmaçya''nın Nadin kasabasında Sancak Beyi''nin ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış da çıplak ayaklarına kocasından kalma bir çift kocaman partal kundura giydirmişti. O sıra Nadin''den bir vazife ile bir Kapıcıbaşı geçti. Sancak Beyi''nin konağında misafir oldu. Küçük ahır uşağının zeka ile parlayan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti. Çocuğu yıkatıp temizlettikten sora alıp İstanbul''a getirdi. Onu saraya verdi. Enderunu Hümâyun öğrencileri arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü Yusuf adı verildi. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükselerek Kaptan Paşa oldu. Bir gün Nadin''e Kaptan Paşa''nın bir adamı geldi ve Sancak Beyi''ne mühürlü bir meşin torba verdi. Bu mektupta da şunlar yazılıydı: "Falan yerde oturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba, eğer sağ ise, Sancak Beyi''nin ve Nadin Kadısı''nın huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir." Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve Sancak Beyi''nin huzurunda Kaptan Paşa''nın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura vardı ve içleri altın doldurulmuştu. Yusuf Paşa yazdığı kısa mektupta: "Anacığım, bir kış günü, donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk, ölünceye kadar seni unutmayacaktır" diyordu.

