İki yıl önce 2 Temmuz günü (yani yarın) kardeşim, dostum Ayhan Songar''ı Hakk''ın rahmetine uğurlamıştık. Hazır olasınız diye bugünden yazıyorum: 2 Temmuz cuma günü, ücüncü mevlidini Hırka-i Şerif camiinde, akşam ile yatsı namazları arasında dinleyeceğiz. Merhum''un sevenleriyle beraber, onu, peygamberimizin şefaat duaları ile anacağız. Vefalı, olgun ve bilgin dostu Emin Işık hocamız, Mevlid''den (herhalde) Merhaba bahrini lütfedecek.
Geçen yıl, aynı gün aynı yerde, Büyükşehir Belediye Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan da içimizi hem yakan hem de ferahlatan edebiyat nidaları ile, cemaatimizi sevindirmişti. Ayhan''ın onu çok seven ipekten ruhunu okşamıştı. Çünkü Songar, bu yoksul, biçare yurda bir insan, bir sahip yetişmesine en çok sevinen ruhlardandır.
Yarabbî, şu takdir buyurduğun günler... Hikmetinden sual olunmaz, halkımız, cemaatimiz için, devamlı "ziyan ile" mi geçiyor?
Kardeşim Ayhan Songar, duayı elbet sever, Fuzûlî''nin şiirini de severdi. Fuzûlî de büyük Müslümandır. Yine Ayhan''ı çok seven onun da çok sevdiği İsa Yusuf Alptekin bey, Doğu Türkistan''ın kaderini bizim bahtımıza benzeştirerek, halvet ettiğimiz muayenehanesinde bir gün Fuzûlî''den yeri göğü ağlatır şu mısraları söylemişti: "Dost bîpervâ, felek bîrahm, devran bîsükûn Derd çok, hemderd yok, düşmen kavî, tâli zebûn. Baht, kem şefkat, belâ''yı aşk, gün günden füzûn.
Velhasıl, sağlığında âlâ biliyorduk ama, iki yıl önce bugün, Ayhan Songar''la tıbbımızın ne çapta bir üstad ruh-hocası, basının ve gazetemizin ne genişlikte bir yazar, gönlümüzün de ne bulunmaz bir huzur ve tatmin cevheri kaybettiğini gittikçe daha iyi anlıyoruz. Şimdi desem ki: "Kişinin büyüklüğü, ilimde, sohbette, kalemde, insaniyette, sevgide, iyilikte, hamiyyette bıraktığı boşlukla anlaşılıyor." Başta hanımı, sayın Doktor Reyhan Songar''ın, çocuklarının, torunlarının, iyiliğini görenlerin, biz dostlarının, onun yakınlığı ve dostluğu ile dünyaları güzelleşenlerin... Bugün, daha da derinleşen hasretle Songar''ı nasıl aradıklarını, ona olan ihtiyaçlarını nasıl yeniden idrak ettiklerini ben, o sözümle ifadeye çalışıyorum: Yarın (cuma) gazetede yazım çıkmadığı için, öbürgün (cumartesi) size Ayhan Songar''ın bir yazısını takdim edeceğim. O sütun, o sevdiği sayfa, okuyucularımızın zaten daima yazmasını istedikleri, Ayhan Bey''e ayrılacak.
Dünyada hocalığı, "psikiyatri" çalışmaları, öğrencileri, sohbetleri kadar sevdiği bir üstünlüğü de belki ömür boyu yapmayı özlediği köşe yazarlığı idi. Ne kadar içten, külfetsiz, okunaklı yazıyordu. Ömür boyu bir kültür adamı, hayat adamı, güçlükleri yenmiş adam, yüzlerce meseleyi çözmüş, zeki, tecrübeli, ülkenin birçok müşkülü içinde ülkenin istikbaline el koyanları, yanlış ve doğru yapanları iyi bilen biriydi. Üzülmekle yetinmeyip çare aydınlardandı.
Onun için, vefatından birkaç yıl önce, Türkiye Gazetesi''nde yazmaya başladığında, her konuyu hemen içinden biliyordu. Bu sebeple, kırk yıllık deneyimli yazarlardan daha çabuk kabul ettirdi kendisini.
Öbürgün size sunacağım yazı "Dil ve Düşünce" adlı ilmî kitabının "Önsöz"üdür. Yazı uzun olduğundan giriş kısmını bugünden veriyorum: Dünyada bizden başka ''dil meselesi'' olan bir millet yok. Ne lisanı 30-40 kelimeden ibaret Hotantolularda, ne dilinin hemen hemen bütün kelimeleri Lâtince ve başka dillerden gelmiş Fransız ve İngilizler''de, ne bütün saflığına rağmen gene de yabancı kelime sızmalarından masun kalamamış Arapça konuşan milletlerde böyle bir hâdise mevcut değil!
Biz, Osmanlı İmparatorluğu''nun temellerinin sallanmaya başladığı devirlerden beri devamlı bir propaganda ve telkinle kendi kendimize düşman edildik. Yoldan, rastgele bir delikanlı çevirin, konuşun... Bütün vokabüleri "olanak"lı, "seçenek"li birkaç yüz kelimeden ibarettir. Ecdâdının edebiyatını, musikisini, san''atını, asırların kültür birikimini anlamaz, bunlardan bîhaber. Bir "batılılaşma"dır tutturmuşuz.

