Sayın Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer''in, İran dostumuzun başkenti Tahran''da yapılan, Ortadoğu ve dünya için çok önemli bir toplantıya katılmaması, doğrusu içimizi yeniden burktu idi.
Bu çekingenliği, kimileri sayın Sezer''in "yeni" oluşuna, kimisi Batı ve Amerika''nın, her işimize burun sokmayı âdet edinen müdahale huyuna yordular.
Bizi ağır üzüntülere garkeden korku ise: Batı''nın dümen suyunda asırlar boyunca boğulup bir türlü iflah olamadığımız şahsiyetsiz, uydu siyasetlerden bir türlü kurtulamayışımız ihtimali idi.
"Yazık" diyorduk, "hür ve adaletçi kişiliğinin başarısına o kadar ümit bağladığımız Ahmet Necdet Sezer de, demek sömürgeci devletlerin gizli açık buyrultularından kurtulamayacak?
Demek Türkiye''nin, balık üretmez kirli sularında kokuşan dış politikamızı, yenileyecek üstün şahsiyetlere daha asırlarca hasret kalacağız. Oysa biz, dünyada herkese karşı kendi "yoğurt yeyiş tarzımızı" ortaya koymadıkça, hiçbir ümide kapılamayız. Siyasette, kültürde, iktisatta hiçbir yükseliş bekleyemeyeceğiz. Sayabileceğimiz her alanda, bağımsız tavrımızı, üstüne basa basa aleme göstermedikçe, çok lâfı edilen "Büyük Türkiye" bize haramdır.
*Tahmin edeceğiniz gibi, İran''daki İslâm âlemi toplantısına, beklenmesine ve istenmesine rağmen gitmeyen sayın Cumhurbaşkanı''nın hiç de umulmayan bir zamanda, Hafız Esad''ın vefatı dolayısıyla yakın komşumuz Suriye''ye gitmeye karar vermesi, herkeste "sürpriz" bizde ise sevinç duyguları meydana getirdi.
-Ne hoş dedik. Demek ki Sayın Sezer''in, Tahran''a gitmeyişi, yurdumuzda teamül haline gelen "uydu" politikanın bir devamı değilmiş. Ayrıca, birçok önemli devlet başkanının Hafız Esad''ı uğurlamak için, son vazifelerini yapmaktan vazgeçmelerine rağmen Ahmet Necdet Bey''in, milli iradesini kullanarak Şam''daki cenaze törenine gitmesi de asla Amerika ve benzerlerinin dümen suyuna düşmek sayılmazmış.
Zaten doğrusunu isterseniz bendeniz, sayın Cumhurbaşkanının İran''a gitmeyişini de, Suriye''ye gidişini de yanlış tutum saymadım. İnşallah verimli olacağını inandığım dış ve iç politikalarımız için yeterli bir ölçü, bir miyar saymadım bunu. Onun Başkanlığında, sevdiğimiz Türkiye''nin, şânına, tarihine, değerine uygun yönetimlere, hürriyetlere, adaletlere kavuşacağımızı milli bahtımızın aynasından seyreder gibiyim.
Evet, dürüst ve kendine yakışır bir dış politikaya ihtiyacımız vardır. O olmadıkça hiçbir büyük başarının kapısı bize açılamaz.
Hatırlıyor musunuz, bir asra yakın dünyayı istibdata, adaletsizliğe, şeflerin hırsızlık saltanatlarına, vahşete ve budalalığa mahkûm eden, Komünist diktatörlerden dünyada sevilerek anılan tek bir isim kalmıştır. O da, eski Yugoslavya''nın ünlü diktatörü Tito''dur. Tito ise, seçkin adam şöhretini, sırasında ceberrut Stalin despotuna, sırasında Avrupa ve Amerika''ya kafa tutan kendisini de her "bloka" saydıran politikası yüzünden büyümüştür.
Milletlerin yükselişinde ekonomik, teknik, ülke büyüklüğü, nüfus çokluğu gibi unsurların yanında, devleti temsil eden şahsiyetlerin her anlamdaki "büyüklüğü" de mutlu sonuçlar vermiştir.
Ciddiyet, dürüstlük ve adaletini, önce kendi halkına kabul ettireceksin. O zaman kendini ve devletini dünyaya saydırmanın kolayı bulunur.

