İnsanların olayları değerlendirirken başvurması gereken temel ölçü, bir davranışı kimin yaptığı değil, yapılan şeyin mahiyeti olmalıdır. Ne var ki hem dünyada hem Türkiye’de çoğu zaman bunun tam tersi gerçekleşiyor. Bir davranışı bizim çevremizden, partimizden, inancımızdan veya dünya görüşümüzden biri yaptığında anlayışla karşılıyor; aynı davranışı karşı taraftan biri yaptığında onu sert biçimde mahkûm ediyoruz. Böylece, değişmeyen ahlaki ve hukuki ölçüler yerine, kişilere ve gruplara göre değişen ölçüler ortaya çıkıyor.
Bu tavır gündelik hayatta sıkça görülür. Yakınımızdaki biri trafik kuralını ihlal ettiğinde “acelesi vardı” diyerek gerekçe buluruz. Tanımadığımız biri aynı şeyi yaptığında onu sorumsuzlukla suçlarız. Kendi çocuğumuzun yaptığı kabalığı gençliğine veya heyecanına bağlarken, başkasının çocuğunda aynı davranışı kötü terbiye göstergesi sayarız. Bizim çevremizden birinin ağır sözlerini “haklı tepki”, karşı taraftan gelen daha hafif bir eleştiriyi ise “hakaret” olarak nitelendiririz.
Sosyal medya bu çifte standardı daha görünür hâle getiriyor. İnsanlar, çoğu zaman, bir haberin doğru olup olmadığını araştırmadan, yalnızca kendi taraflarının işine yarayıp yaramadığına bakarak paylaşım yapıyor. Kendi siyasi çevrelerine yönelik doğrulanmamış bir iddia ortaya atıldığında kanıt talep ediyor; rakipleriyle ilgili benzer bir iddiayı ise kolayca gerçek kabul ediyorlar. Böylece, aynı kişiler, bir olayda masumiyet karinesini savunurken, başka bir olayda yargısız infaz yapabiliyor.
Problem en vahim biçimde siyasette karşımıza çıkıyor. Bir belediyedeki usulsüzlük iddiası rakip partiye aitse büyük bir ahlak ve hukuk meselesi olarak sunuluyor; aynı iddia kendi partisindeki bir belediye için gündeme geldiğinde bunun siyasi operasyon olduğu söyleniyor. Bir siyasetçi parti değiştirdiğinde bizim tarafa gelmişse “vicdanının sesini dinleyen cesur bir insan”, karşı tarafa geçmişse “dönek” oluyor. Bir protesto bizim benimsediğimiz amaçlar için yapıldığında demokratik hak sayılırken, karşı olduğumuz bir talep için düzenlendiğinde kamu düzenine yönelik tehdit olarak görülebiliyor.
Türkiye’deki siyasi ve toplumsal kutuplaşma bu eğilimi daha da güçlendiriyor. Kamu tartışmalarında insanlar yalnızca farklı fikirleri değil, farklı gruplara mensup kişileri de ahlaken şüpheli görmeye başlıyor. Medya organlarının ve sosyal medya çevrelerinin birbirinden kopuk dünyalar oluşturması, aynı olayın tamamen farklı gerçeklikler içinde anlatılmasına yol açıyor. İnsanlar aynı haberi farklı kaynaklardan takip ettiklerinde, birbirinden tamamen ayrı kanaatlere ulaşabiliyorlar.
Bu zihniyet tarafları birbirine yaklaştırmaz; tam tersine, aralarındaki mesafeyi büyütür. Anlamlı bir görüş alışverişi ancak tarafların aynı ölçüleri hem kendilerine hem başkalarına uygulamalarıyla mümkün olabilir. Bir tarafın kendisi için hak gördüğünü başkasına çok görmesi, karşılıklı güveni yok eder. İnsanlar karşı tarafın söylediklerini daha baştan değersiz saymaya, onun her davranışının arkasında kötü niyet aramaya başlar.
Çifte standart ifade özgürlüğünü de zedeler. İnsanlar kendi fikirlerine yakın konuşmaları özgürlük, hoşlanmadıkları görüşleri ise susturulması gereken tehlikeler olarak değerlendirebilir. Oysa, ifade özgürlüğünün gerçek sınavı, sevdiğimiz ve benimsediğimiz görüşlerin değil, yanlış ve rahatsız edici bulduğumuz fikirlerin açıklanmasına tahammül edebilmekte yatar. Sadece kendi tarafımızın konuşmasını istemek ifade özgürlüğü değildir; ifade ayrıcalığı talep etmektir.
Bu problemi tamamen ortadan kaldırmak belki mümkün değildir. İnsanların kendi yakınlarına daha müsamahalı davranma eğilimi insan tabiatının bir parçasıdır. Fakat bu eğilim azaltılabilir. Bunun yolu, kişilerden önce fiillere bakmak; aynı davranışa, kim tarafından yapılırsa yapılsın, aynı hukuki ve ahlaki ölçüyü uygulamaktır.
Özellikle kanaat önderlerinin bu konuda özel bir sorumluluğu var. Fikri dürüstlük, insanın kendi çevresindeki haksızlığı da görebilmesi ve açıkça eleştirebilmesini gerektirir. Bu yüzden, toplumsal barışın, siyasi diyaloğun ve karşılıklı saygının güçlenmesi için sormamız gereken ana soru “kim yaptı?” değil, “ne yapıldı?” olmalıdır.

