Dünya, enerji tartışmalarını artık çevreci broşürlerin nahif romantizminden veya piyasa uzmanlarının günlük fiyat tablolarından çoktan çıkardı. Eğer hâlâ enerjiyi sadece faturalar ve birim maliyetleri üzerinden konuşuyorsak, kapımıza dayanan yeni dünya düzenini ıskalıyoruz demektir. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı Fatih Birol’un son dönemdeki çarpıcı ikazları, aslında tek bir gerçeğe işaret ediyor: Enerji artık ekonominin bir alt başlığı değil, jeopolitiğin ta kendisidir.
Küresel sistem, tarihin gördüğü en keskin ve en sert dönüşümlerinden birini yaşıyor. Fatih Birol’un "belirsizlikler içindeki kesinlikler" olarak tanımladığı bu yeni çağın adı: Elektrik Çağı... Ancak bu çağ, sadece prizden akan akımın değişmesi değil, güç dengelerinin yeniden haritalandırılması anlamına geliyor.
Yüzyılı aşkın süredir jeopolitiği şekillendiren petrol ve gaz, yerini artık her şeyi çalıştıran o görünmez ama hayati güce; elektriğe bıraktı. Bugün bir ülkenin gücünü sadece ordusunun büyüklüğüyle değil, veri merkezlerini, yapay zekâ sunucularını ve ileri teknoloji savunma sanayisini besleyebilme kapasitesiyle ölçüyoruz.
Burada sormamız gereken soru şudur: Bir devlet, "rüzgâr estiğinde" ya da "güneş açtığında" çalışacak bir sanayiyle küresel rekabette kalabilir mi? Elbette hayır.
Yenilenebilir enerji, karbon ayak izimizi düşürmek ve portföyü çeşitlendirmek için stratejik bir bileşendir; ancak tek başına bir devletin omurgasını taşıyamaz. Devlet kapasitesi, kesintisiz ve "baz yük" üretebilme yeteneğiyle ölçülür. Büyük kesintiler yaşayan gelişmiş ülkelerin içine düştüğü kaos, enerjinin nasıl saniyeler içinde bir millî güvenlik krizine dönüşebileceğini hepimize gösterdi.
Nükleer: İdeolojik körlüğün sonu ve stratejik eşik
Tam bu noktada nükleer enerji, onlarca yıllık ideolojik prangalardan kurtularak küresel sahnede yeniden başrole oturuyor. Bir dönem nükleer karşıtlığını siyasi kimlik hâline getiren Avrupa ülkelerinin bugün sessiz sedasız reaktör ömürlerini uzatması ya da dev teknoloji şirketlerinin (Microsoft, Google, Amazon) kendi veri merkezleri için nükleer anlaşmalar yapması bir tesadüf değildir. Bu bir tercih değil, bir hayatta kalma refleksidir.
Nükleer enerji, "elektrik çağının" sigortasıdır. Bir ülke nükleer güce sahipse; ambargolara, mevsimsel krizlere veya fosil yakıt tedarik zincirindeki kırılmalara karşı bir kalesi var demektir.
Nükleeri olmayan bir devlet, kriz anlarında başkalarının musluğuna ve insafına bakmaya mahkûmdur. Türkiye açısından mesele tam olarak budur.
Türkiye; yüksek nüfuslu, sanayisi üretim odaklı büyüyen, savunma sanayisinde devrim yapan ve bölgesel bir oyun kurucu rolü üstlenen bir ülkedir. Böyle bir vizyonun enerji politikasını sadece yenilenebilir hayaller üzerine kurması, stratejik bir intihar olurdu. Akkuyu Nükleer Güç Santrali, bu yüzden sadece bir enerji yatırımı değil, bir stratejik eşiktir.
Türkiye için nükleer demek;
Uzun vadeli arz güvenliği: 60-80 yıl boyunca kesintisiz, hava şartlarından bağımsız güç üretimi demektir.
Teknoloji kazanımı: Türk mühendislerin nükleer ekosisteme girmesi ve bu yüksek teknolojinin sanayiye çarpan etkisi oluşturması demektir.
Jeopolitik dayanıklılık: Enerji ithalatı için harcanan milyarlarca doların içeride kalması ve enerji üzerinden yapılabilecek dış siyasi baskılara karşı bağışıklık kazanılması demektir.
Bugün nükleer karşıtlığı yapanların büyük bir kısmı, meseleyi hâlâ 1980’lerin sivil toplum broşürü diliyle konuşuyor. Oysa dünya artık "devlet diliyle" karar alıyor. Akkuyu’yu eleştirenlerin, enerji dönüşümünün oluşturduğu yeni sömürgecilik risklerine kör kalması ise başka bir ironidir.
Yeni bağımlılık tuzağı: Kritik mineraller
Fatih Birol’un uyarılarında gizli olan bir diğer tehlike ise kritik mineraller meselesidir. Enerji dönüşümü dediğimiz süreç, petrol bağımlılığından lityum, kobalt, bakır ve nadir toprak elementleri bağımlılığına geçiş riskini taşıyor. Bu minerallerin işleme kapasitesinin büyük kısmının tek bir merkezde (Çin) toplanmış olması, "serbest piyasa" masallarının neden bittiğini açıkça gösteriyor.
Batı dünyası bugün panik içinde tedarik zincirlerini millîleştirmeye çalışıyor. Devletler artık sahneye, hem de çok sert bir şekilde geri döndü. Enerji, artık piyasanın "görünmez eline" bırakılamayacak kadar stratejik, borsadaki dalgalanmalara kurban edilemeyecek kadar hayati bir alandır.
Neticede, enerjide kararsızlık bağımlılıktır
Petrol ve doğalgaz fiyatlarının bugün görece makul seviyelerde seyretmesi kimseyi aldatmasın. Enerji tarihi, "nasılsa şu an ucuz" diyerek yatırımı erteleyenlerin, hazırlık yapmayanların ve ideolojik tartışmalarla vakit kaybedenlerin, ilk kriz anında nasıl diz çöktüğünün örnekleriyle doludur.
Türkiye’nin önündeki mesele sadece elektrik üretmek değildir. Mesele; enerji üzerinden dünyadaki yerini sağlamlaştırıp sağlamlaştıramayacağıdır. Elektrik çağında kararsızlık, bağımlılıktır. Nükleer ise artık bir tartışma konusu değil, tam bağımsız ve güçlü bir devlet olmanın en temel gereğidir.
Vakit, romantizm değil, enerji realizmi vaktidir...

