Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
İran’ı aklama gayreti!
0:00 0:00
1x
a- | +A

ABD-İsrail İran savaşı memleketimizde bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Aslında öteden beri bunu hep dile getiriyorduk. Ancak ne kadar dikkate alındığı belli değildi. 47 yıldır "Şii Hilali", "Şii Ekseni" kurma adıyla İslam ülkelerini karıştıran, ABD hangi İslam ülkesine girerse kendisi de giren ve kurdurduğu Şii terör tugaylarına katliamlar yaptıran böylece neredeyse her ülkenin içerisinde terör devletleri oluşturan İran, en büyük düşman ve rakip olarak gördüğü Türkiye’yi boş bırakır mıydı?

Elbette ve asla bırakmazdı. Bırakmadı da. İran terör grupları eliyle Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Yemen ve Somali'de korkunç katliamlara imza atarken Türkiye’deki propagandistleri bunları hep küçültmeye, üzerini örtmeye çalıştı. İran’ın İsrail ve ABD düşmanlığı öne çıkarılarak perdelenmeye çalışıldı.

Bu katliamlarda parmağı olan katiller öldürüldüğünde anında şehit diye manşetlere taşıdılar. ABD veya İsrail tarafından öldürülmesi aklanmasına yetiyordu çünkü. Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah, Ali Hamaney ve diğerleri öldürüldüğünde bu plan ülkemizde tıkır tıkır işledi. Basınımızda bunların taşeronluğunu yapan o kadar çok kişi var ki…

Bunlar suret-i Haktan görünürler. İran karşıtı imiş gibi dururlar. Hatalarını arada bir dile getirirler. Fakat ilk İran-İsrail atışmasında İran’ın bütün günahlarının üzerine koskoca bir çizgi çekerek görünmez kılarlar. Hatta, “İsrail’e biz bir taş dahi atmadık” diyerek İran’ı İslam adına daha fedakâr göstermekten dahi çekinmezler.

Şu son savaş, bunu bütün çıplaklığıyla bir kez daha gözler önüne koydu. Öldürülen Ali Hamaney ve yanındakiler için gazete manşetleri "şehit oldular" diyerek süsledi... İran ile kıblemiz bir vurgusu yapılmaya başladı. "İsrail büyük düşman" denilerek İran’a şu an en büyük desteğin verilmesi dile getirildi. İran’ın 40 yıldır işlediği melanetler, “onlar basit hatalardı” denilerek geçiştirilmeye çalışıldı. “Herkes hata yapamaz mıydı canım” edebiyatına döküldü iş.

Bu düşüncedeki adamların Irak ve Suriye’deki korkunç katliamları sadece acıdan reyting devşirmek için kullandıkları ve zerre ders çıkarmadıkları hatta daha ileri söyleyeyim üzülmedikleri anlaşılıyor. Evet zaman zaman yürek yakan manşetler attılar, ne kadar reyting yaptı diye baktılar ve bir üst makamlara gelmek için sağa sola göz kırptılar. Hepsi bu. Gazze şovmenlerini de görmedik mi?

Neticede İran bir daha aklandı ve paklandı. Hâlbuki İran’ın kırk yıldır yaptıklarından en ufak bir nedameti dahi yok. Şayet ABD, İsrail veya bir başka ülke Türkiye ile savaşa girse siz İran’ın diğer İslam ülkelerinde gerçekleştirdiği o korkunç yüzünü işte o zaman göreceksiniz. Siz yere çömeldiğinizde boynunuzu vurmak isteyen cellat gibi harekete geçecektir.

Mülkte zelzele gaflettendir. Uyuyanlar ölünce uyanırlar.

Ali Şeriati!

İran ajan ve propagandistleri Türkiye’de bu kadar kolay nasıl başarılı oluyorlar! Nasıl böyle bir gündem meydana getirebiliyorlar. Bunca katliamın üzerini nasıl örtebiliyorlar. İnanılması güç katliamların üzerine bir kalemde sünger çekmeleri nasıl oluyor? Bunun etkisini biraz derinlerde aramalıyız...

İran’da 1979 yılında "molla rejimi" kurulurken Türkiye’de sanki bir İslam devletiymiş gibi şaşaalı reklamlar yapıldı. Öyle ki meydanlarda gençler, “Allahü Ekber Humeyni rehber” diyerek sloganlar attılar. Bunlar siyasal Alevi gençleri değildi. Sünni ve hatta İmam Hatiplerde okuyan gençlerdi.

Peşinden İranlı bir kısım yazarların kitapları Türkçeye çevrilmeye ve pazarlanmaya başladı. İran bu iş için büyük fonlar ayırdı. Bu yazarların başında ise Ali Şeriati geliyordu. Ali Şeriati sıradan birisi değildi. İran’daki "devrimci İslam’ın babası" olarak görülüyordu. 1977’de Londra’daki evinde şüpheli bir şekilde ölü bulunduğundan parlatmak zor olmuyordu.

Hâlbuki Ali Şeriati’nin dinî alanda doğru dürüst bir eğitimi olmamıştı. Sosyolog, yazar ve bir düşünce insanı idi. Sadece liseli yıllarında klasik Şii eğitimi almıştı. Aktivist bir kişiliğe sahipti. Fikir dünyasının oluşmasında babası Muhammed Taki başta olmak üzere Muhammed İkbal ve Şii Cemaleddin Efgani’nin yanı sıra Massignon Sartre, Fanon ve Bergue gibi Batılı düşünürlerin etkisi olmuştur. Ülkesinde siyasi yapıyı tenkit ettiği için takibata uğramıştır.

Ali Şeriati’nin Şiilik üzerine de çeşitli eleştirileri olmuştur. Bir anlamda kendisi Efgani ekolündeki gibi İran dünyasında reformcu bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştır. Fikirlerini öze dönüş, İslam’a dönüş olarak ortaya koymuş ancak hangi İslam’ı savunduğu meçhul kalmıştır. Şii inancının bir reformcusu olarak görülse de Sünni İslam inancı ile hiçbir ilgisi yoktur.

Ali Şeriati, Şah devriminin yıkıldığını görmedi ancak adı hep Humeyni ile birlikte anıldı. Fakat sonrasında bir kısım Şiiliğe aykırı fikirleri sebebiyle büyük bir saygı görmedi. Ne gariptir ki ülkesinde görmediği ilgiyi belki on katı ile Türkiye’de görecektir. Türk gençlerine sanki kendisini İslam müdafii bir kahraman gibi pazarlayacaklardır.

Ali Şeriati’yi ülkemizde parlatanların başında ise Mustafa İslamoğlu geliyordu. Kendisini üstad ve önder olarak nitelendiren İslamoğlu şu parlak ifadelerle gençlere servis ediyordu:

“Şunu söyleyeyim Merhum Üstadımız Ali Şeriati benim nezdimde de üstadlarımdan sayılır. Allah gani gani rahmet etsin. Ruhu şâd olsun. Onun defteri âmâline Cenab-ı Hak dünyalar kadar sevap yazsın. Bizler onun öğrencileri sayılırız.”

Bir diğeri ise gençlerin FETÖ’lü yıllarda eserlerini elinden düşürmedikleri Ali Bulaç idi. "FETÖ’nün İran ile ne ilgisi olur?" diyenler İslamoğlu, Ali Bulaç, Ali Şeriati çizgisine dikkat etmeliler!..

Türkiye’de FETÖ’nün kurdurduğu masaları göremeyenler ya doğuştan kördür veya idrakten acizdir. Abdülhamid Han’a karşı Ermeni'yi, Yahudi'yi, Türkçüyü, Ümmetçi Akif ve avanesini bir araya getirenleri düşününüz. Müslümana düşen, “olamaz canım demek” değil feraset ve basiret üzere gözünü açmaktır.

Ali Bulaç da FETÖ elebaşı için şöyle diyordu:

“Hocaefendi, Türkiye’nin yetiştirdiği birkaç önemli âlimden biridir. Yerel ve ulusal sınırları aşmış, küresel bir vizyona ulaşmıştır. Tefsir, fıkıh usulü, kelam, tasavvuf ve özellikle hadis ve siyer alanında muazzam bir birikime sahiptir.” Şu sözleri söyleyen kişi yıllarca Türkiye’de kanaat önderi gibi yazdı, oysa burnunun ucunu görmekten acizdi!..

Zehir saçan, iman yıkan bir dil!

Bugün İran güzellemesi yapmak için yarışanların, Ali Şeriati tartışmalarının devreye girmesiyle birlikte kimden nasıl etkilenmiş oldukları bir anda ortaya çıkıverdi. Ali Şeriati’yi savunurken sanki çağın İslam kahramanı gibi pazarlıyorlar. Hâlbuki fikirlerine vâkıf olduğunuzda, “ya bu herif zındık mıdır” kelimeleri dilinizden istemeseniz de dökülecektir. Zira kendisinin hezeyanları suskun kalınacak gibi değildir.

O, İbn Teymiyye’den daha beter bir şekilde Allahü teala hakkında tecsim ifadelerini pervasızca kullanıyor. Öncelikle -hâşâ- Allahü tealayı bir puta benzeten şu hezeyanı görünüz:

“Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı 'Kahhar' ve 'Rahman'dır. Yehova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir.”

Ali Şeriati, akaid ilminden yoksun olduğu için Allah hakkında diline hoş gelen her ifadeyi kullanabilme salahiyetini kendisinde bulacak kadar şuursuz hâle gelmiştir. Allah’ın ruhu, kokusu, arşa oturması, Kâbe tavanının altında olması, Hacer’in evinde olması, gölgesinin olması, elinin olması gibi akidevî anlamda cinayet sayılabilecek onlarca ifadeyi zehir saçan, iman yıkan diline dolayabilmektedir. Hac isimli eseri böyle hezeyanlar ile doludur.

Şimdi düşünelim. Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allahü tealayı çift çehreli roma putuna benzeten ve her türlü cisim isnat eden Ali Şeriatî. Şu ifadelerin ucunun anında küfre varacağını eskiden daha başlangıç seviyesindeki bir sıbyan talebesi bilirdi. Fakat günümüzde İran aşkıyla gözleri şaşı olanlar anlamıyor!..

Şeriati’nin hemen her kitabı itikadi açıdan sıkıntılıdır. Onun, Peygamber Efendimize karşı edepsiz, Hazreti Ebubekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve daha birçok sahabeye karşı hürmetsiz ve hatta her türlü iftiraya varan ifadeleri karşısında insan dehşete kapılıyor.

İşin en vahim bir yanı da son dönemde Ali Şeriati’nin kitapları Millî Eğitim Bakanlığı projelerinde (Oku-yorum Öğretmenim) okullara tavsiye edilme noktasına kadar geldi. Sayın Millî Eğitim Bakanı bunun sorumlularını mutlaka tespit etmeli ve gereğini yapmalıdır. Projeden bilhassa gençlerimizin fikir dünyasını altüst edecek yazar ve kitapları mutlaka çıkarmalıdır.

İran hadiseleri çok yönlü olarak gözleri açmalıdır.

TEFEKKÜR

Kâmil odur her nefes âkıbet-endiş ola,

Sonunu fikr etmeyen sonra peşîmân olur.

Nahîfî

(Olgun kişi her nefeste sonunu düşünür,

Sonunu düşünmeyen sonra çok pişman olur.)

Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...