Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
En sevgili...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Arsızlığın, hırsızlığın, her türlü ahlaksızlığın artık neredeyse normal karşılandığı bir zamandayız. Maalesef Müslim-gayrimüslim değişmeksizin bütün dünyada durum bu. Devlet başkanının gayriahlaki videoları çıkıyor adam benim onlarla bir alakam yok diyor. Hırsıza hırsızlığı ispat ediliyor bunda ne var ki tarzında bir tepki veriyor. Öyle ki doğru ile yanlışın birbirine karıştığı bir devre giriyoruz...

Bugün insanımızın kimlerin peşine takıldığını düşünüyorum da memleketimizin istikbali cihetinden derin kaygılara kapılıyorum. Daha düne kadar İslam’ın kılıcı olan Türk milleti son yüz senede öyle bir savruldu ki bunun dünya tarihinde ikinci bir misali yok. Evet yanlış okumadınız ikinci bir misali yok!

Kötü niyetlilerin durumu zaten belli fakat iyi niyetliler de bu atmosferde şaşırmış hâldeler. Bütün bu dengeler beşerî tedbirlerle yerli yerine oturtulamaz. Herkese rollerini hatırlatacak ve onları ölümcül hatalardan kurtaracak biricik yol İslamiyet’tir. Gençliğimizi, daha doğrusu milletimizi hatta bütün insanlığı düştüğü bataktan yalnızca İslamiyet kurtarabilir. İslamiyet ise mezhepsizlerin dediği gibi Kur’ân’a bakarak öğrenilemez!

Gençlerimiz elimizden kayıp gidiyor. Tedbir olarak düşünülen şeyler yaraya derman olacak vasıftan uzak. Hatta bunlar yarayı daha da ağır hâle getirecek türden şeyler. İmam Hatip Okullarında vazifeli idareci ve öğretmenler için düşünülen okuma projesi bu kabildi ki bunu geçen haftaki yazımızda detaylıca ele almıştık. Yani bir şeyler yapma isteği var fakat çoğu zaman yapılmak istenen şey maksada hizmet etmediği gibi tam tersi bir rol de oynuyor.

Yapmamız gereken şey bu değil. İslamiyet’i yalan yanlış kitaplardan, oryantalistlerden veya oryantalist kafalı yerlilerden öğrenmeye çalışmak cinayetle eş değer bir fiil. O kişiler o kitaplar elde kalan son doğruları da alıp götürecek yapıda. Hiçbir aklı başında insan böyle bir netice istemez. Bin sene din-i İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu asil milletin kendine gelmesini arzu eder. Bunun en kestirme yolu Şanlı Peygamberimizi milletimize yeniden tanıtmaktır. Tanıtmak derken belli cümleleri ardı ardına sıralamaktan bahsetmiyorum. O’nu hakkıyla tanımak ve tanıtmaktan söz ediyorum.

O olmasaydı hiçbir şey olmayacaktı... Canlılar, cansızlar, insanlar, melekler, karalar, denizler, gökler… Her şey O yaratıldı diye yaratıldı. Rabbimiz O’na "Habibim" yani "Sevgilim" diyor ki bu makamı başka hiçbir kimseye vermedi.

“Sen olmasaydın”

Tefsir ve hadîs âlimlerimizden çoğu bildirdiler ki: “Cenâb-ı Hakk, kendi nûrundan latîf ve büyük bir cevher yaratıp, ondan bütün kâinatı sırasıyla vücuda getirdi. Bu cevhere 'Nûr-ı Muhammedî' denir. Bütün ruh ve cisimlerin başlangıcı ve menşei bu cevherdir.” Eshâb-ı kirâmdan Cabir bin Abdullah, bir gün; “Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın her şeyden evvel yarattığı şey nedir?” diye sorunca; “Her şeyden evvel senin peygamberinin nûrunu yani benim nûrumu kendi nûrundan yarattı. O zaman; levh, kalem, Cennet, Cehennem, melek, semâvât (gökler), arz (yeryüzü), güneş, ay, insan ve cinler yoktu” buyurdular.

Nûr-ı Muhammedî, Âdem aleyhisselâmın kalbi ve cesed-i şerîfi yaratılınca, onun iki kaşı arasına kondu. Âdem aleyhisselam kendisine ruh verilince, alnında, Zühre yıldızı gibi parlayan bir nûrun olduğunu fark etti. Âdem aleyhisselam yaratıldığında, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine; "Ebû Muhammed" yani Muhammed’in babası diyerek hitap ettiğini anlayınca “Ey Rabbim! Bana niçin Ebû Muhammed künyesini verdin?” diye sual etti.

Allahü teala; “Ey Âdem! Başını kaldır!” dedi. Âdem aleyhisselam, başını kaldırıp baktığında, Arş-ı a’lâda Sevgili Peygamberimiz’in nurdan yazılmış Ahmed ismini gördü. O zaman “Ey Rabbim! Bu kimdir?” diye sual etti. Allahü teala da “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberdir. O’nun ismi göklerde Ahmed, yerde ise Muhammed’dir. Eğer O olmasaydı, seni, yerleri ve gökleri yaratmazdım” buyurdu. Nitekim hadis âlimi Deylemi’nin İbni Abbas’tan bildirdiği hadîs-i kudsîde Cebrail aleyhisselam Peygamber Efendimize gelerek Allahü teâlânın “levlâke levlâke lema halaktül eflâke” (Ey Resûlüm. Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) buyurduğunu bildirmiştir.

Yunus Emre bu hususu şöyle ifade etmektedir:

Hakk yarattı âlemi, aşkına Muhammed’in

Ay ve günü yarattı, şevkine Muhammed’in

Ol dedi oldu âlem, yazıldı levh ü kalem

Okundu hatm-i kelam, şanına Muhammed’in

Yunus kim ede methi, över Kur’ân âyeti

An vergil salevatı, aşkına Muhammed’in

Hakikaten O’nu birazcık olsun tanıyan salevatı dilinden düşürmez. Sevgili Peygamberimizin Mirac’da bizim için yaptıklarını bilen kişi onu hakkıyla tanıma yolunda sağlam bir adım atmış olur:

Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ey Habibim! Benim misafirimsin. İste benden ne istersen!..” Resulullah Efendimiz; “Ümmetimi isterim ya Rabbi” dedi. Hak teâlâ, bu suali defalarca tekrarladı. Resulullah Efendimiz hepsinde; “Ümmetimi isterim” diye cevap verdi. Allahü teâlâ; “Hep ümmetini istersin” buyurunca, O; “Ey Rabbim! Dileyen benim, veren sensin. Cümle ümmetimi bana bağışla” diye talep etti. Cenab-ı Hak; “Eğer ümmetinin hepsini şimdi sana bağışlarsam, benim rahmetim ve senin izzetin zahir olmaz. Bir kısmını şimdi sana bağışladım. İki kısmını tehir ettim. Kıyamet günü sen dileyesin, ben bağışlayayım. Ta ki, benim rahmetim ve senin izzetin (şerefin) belli olsun” buyurdu.

Güzel ahlak için gönderildim!

Herkesi terbiye eden biri vardır. Ya ana babası veya hocası. Resûlullah Efendimiz de, “Beni Rabbim terbiye etti” buyurmuştur. Bu itibarla hiçbir kimse, hiçbir bakımdan, hiçbir şekilde Onun zerresi olamaz. Allahü teâlâ, O’nu en mükemmel bir şekilde yaratmış ve eğitmiştir.

Allahü teala, Sevgili Peygamberine verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak, kendine güzel huylar verdiğini “Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin (Kalem suresi, 4) mealindeki âyet-i kerime ile bildirmektedir.

Abdullah bin Abbas hazretleri, “Bu ayet-i kerimedeki 'Huluk-ı azîm', yanii güzel huylar, Kur’ân-ı kerimin bildirdiği ahlaktır”, demiştir.

O hiçbir mümine sert bakmamıştır. Hakaret sayılabilecek bir söz söylememiştir. Kâfirlere en sert söz olarak, “Bilmiyorlar, bilseler böyle yapmazlardı” buyurmuştur.

Dostundan ve düşmanından gördüğü zararları, eziyetleri affederdi. Hiçbirine karşılık vermezdi. Uhud gazasında kâfirler, yanağını kanatıp, mübarek dişini kırdıkları zaman, bunu yapanlar için; “Yâ Rabbî, bunları affet! Cahilliklerine bağışla” buyurmuştur.

Kendisini kimseden üstün tutmazdı. Bir yolculukta, bir koyun kebabı yapılacağı zaman, biri; “Ben keserim” dedi. Bir başkası. “Ben derisini yüzerim” dedi. Diğeri; “Ben pişiririm” dedi, Resûlullah da; “Ben odun toplarım” deyince; “Yâ Resûlullah! Siz istirahat buyurunuz! Biz toplarız” dediler. “Evet! Sizin her şeyi yapacağınızı biliyorum. Fakat iş görenlerden ayrılarak oturmak istemem. Allahü teâlâ, arkadaşlarından ayrılıp oturanı sevmez” buyurdu ve odun toplamaya gitti...

Çok zaman diz çökerek otururdu. Yemekte, giymekte ve her şeyde hizmetçilerini kendinden ayırmazdı. Onların işlerine yardım ederdi. Kimseyi dövdüğü, kötü söz söylediği hiç görülmedi. Her zaman hizmetinde bulunan Enes bin Malik; “Resûlullah’a on sene hizmet ettim. O’nun bana yaptığı hizmet, benim ona yaptığımdan çok idi. Bana incindiğini, sert söylediğini hiç görmedim” demiştir.

Sabah namazlarını kıldırdıktan sonra, cemaate karşı oturup; “Hasta olan kardeşimiz var mı? Ziyaretine gidelim!” buyururdu. Hasta yoksa “Cenazesi olan var mı? Yardıma gidelim!” buyururdu. Cenaze olursa, yıkanmasında, kefenlenmesinde yardım eder, namazını kıldırır, kabrine kadar giderdi.

Misafirlerine, Eshabına hizmet eder; “Bir topluluğun en üstünü, hizmet edenidir” buyururdu. Misafir ağırlamaktan büyük zevk alırdı. “Allah’a ve ahirete iman eden kimse misafirine ikram etsin” buyururdu.

Lüzumsuz ve faydasız bir şey söylemezdi. Lazım olunca, kısa, faydalı ve manası açık olarak söylerdi. İyi anlaşılması için bazen üç kere tekrar ederdi.

Peygamber Efendimiz, yaratılmışların en üstünü olduğu gibi, Allahü teâlâyı hakkıyla tanıyıp, O’ndan en çok korkanı idi. Cenâb-ı Hakk, O’nu günah işlemekten muhafaza buyurduğu hâlde, O, hiç durmadan ibadet eder, Allahü teâlâya dua ve istiğfarda bulunurdu. Müslim’de bildirilen hadîs-i şerîfte de; “Kalbimde envâr-ı ilahiyenin gelmesine engel olan perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istiğfar ediyorum” ve yine “Allahü teâlâya her gün yüz kere istiğfar ediyorum” buyurdu.

Resulullah Efendimizi tanımak ve O’na benzemeye çalışmak güzel ahlakın kazanılmasına ebedî saadetin elde edilmesine vesile olur.

Şu mübarek günlerde O’nu anlatan bir kitabı mutlaka okumalı ve evlatlarımıza da okutmalıyız...

TEFEKKÜR

Cümlenin maksûdusun matlûbusun

Âlemin Mahmûdusun mergûbusun

Hakk teâlânın güzel mahbûbusun

Top senin cevlân senin meydân senin

Söz senin devlet senin devrân senin

Müştak Baba

Ahmet Şimşirgil'in önceki yazıları...