Ramazan ayı geldi mi şehirlerin çehresi değişir. İbadetler artar, sofralar genişler, kalabalıklar çoğalır. Ama bir de o kalabalığın ortasında sessizce duranlar vardır; sesi çıkmayan, el açmayan, derdini dillendirmeyenler… Asıl imtihan biraz da oradadır.
Yaşadığım şehirden çok uzaklarda bir dostum var. Gençliğimizin hatıralarını paylaştığımız, aynı hayallere yürüdüğümüz bir kardeşim. İşlerinin bozulduğunu, bir süredir maddi sıkıntı yaşadığını biliyordum. Vaktiyle elimden geldiğince destek olmaya çalıştım. Fakat insan bazen imkânlarının sınırına dayanıyor. “Buraya kadar” dediği yerler oluyor. El uzatmak istiyorsunuz ama kolunuz yetmiyor.
Geçen gün bir sohbet sırasında öyle bir cümle kurdu ki içime oturdu: “Abi” dedi: “Bir yerlerden yardım gelirse haberim olsun. Eğer inançlı bir insan olmasam, vallahi intiharı bile düşünürdüm. Evime ekmek götürecek bile param kalmadı.”
Telefonun öbür ucunda derin bir sessizlik oldu. Ben sustum, o sustu. Ama o cümle susmadı. İçimde yankılanıp durdu.
Demek ki mesele sadece maddi darlık değilmiş. Mesele, insanın sıkışmışlığıymış. Çaresizliğiymiş. Kimseye el açamamanın hüznüymüş. Gururla, onurla yaşamış birinin dara düşünce hissettiği o ağır mahcubiyetmiş.
Devletimiz sosyal yardımlaşma mekanizmalarıyla pek çok vatandaşın yanında duruyor. Belediyeler, vakıflar, dernekler gayret ediyor. Allah hepsinden razı olsun. Fakat bir de 'başvuru formu' dolduramayanlar var. “Adım çıkmasın” diye kapı çalamayanlar. Çocuğunun rızkını düşünürken bile başını eğmek istemeyenler.
Onlar ne yapıyor?
Onlar susuyor.
Ramazan sadece iftar çadırlarının, yardım kolilerinin ayı değildir. Ramazan, kalp gözünün açıldığı aydır. Görüneni değil, görünmeyeni fark etme mevsimidir. Herkesin bildiği fakiri değil, kimsenin bilmediği yoksulu arama zamanıdır.
Mahallemizde kim var?
Bir süredir kepengi kapalı duran dükkânın sahibi nerede?
Üniversitede okuyan evladının masrafını nasıl karşıladığını kimseye anlatamayan baba hangi yükün altında eziliyor? Yüzünden hüzün eksik olmayan komşu niçin içine kapandı?
Bazen bir insanın tek ihtiyacı para değildir. Aranmak, sorulmak, “Kardeşim, bir sıkıntın var mı?” denilmesidir. O cümle bir insanı hayata bağlayabilir. İnanın, bağlar.
Onurlu insanlar vardır; yardım isterken değil, verirken görünmek isterler. Hayat bir imtihan sırasıdır. Bugün veren el, yarın alan olabilir. Bu yüzden ramazanda yapabileceğimiz en büyük iyilik, kimseyi rencide etmeden, kimsenin haysiyetini incitmeden destek olabilmektir.
Belki bir zarf bırakmak…
Belki bir alışverişi fazladan yapmak…
Belki bir borcu sessizce kapatmak…
Belki de sadece bir omuza dokunmak…
Ve en önemlisi, kimsenin “artık dayanamıyorum” noktasına gelmesine seyirci kalmamak.
O dostumun sözü hâlâ kulağımda: “Eğer imanım olmasa…”
Demek ki bazı insanları hayatta tutan şey, yalnızca inançlarının ince bir ipliğidir. O ipliğin kopmaması için biz de bir düğüm atamaz mıyız?
Ramazan midemizi değil, kalbimizi terbiye etsin. Soframız genişlerken vicdanımız daralmasın.
Gözümüz hep kalabalığa değil, kenarda kalana ilişsin.
Bu ay biraz daha dikkatle bakalım. Biraz daha yavaş yürüyelim. Biraz daha derinden hissedelim. Çünkü bazen bir insanı hayata döndüren şey büyük yardımlar değil, fark edildiğini bilmesidir.
Selman Devecioğlu
Aynı mama, üç farklı fiyat
Bir ürün düşünün. Alternatifi yok. Lüks değil, ihtiyaç. Bir markette 640 TL. Başka bir markette 850 TL. Bir süper markette ise 1.100 TL. Üstelik bu bir elektronik eşya değil, bir moda ürünü değil, bir “keyif ürünü” değil. Bu bir bebek maması.
Bir bebeğin beslenmesi, bir ailenin tercihi değil zorunluluğudur. Yeni doğmuş bir çocuğun “Bugün daha ucuza bulursak yerim” deme ihtimali yoktur. Anne babaların da “bu ay biraz bekleyelim” deme lüksü yoktur. Çünkü bebek açlığı ertelenemez.
Peki o zaman soralım: Aynı ürün nasıl olur da birkaç kilometre arayla yüzde 80’e varan fiyat farkıyla satılabilir?
Serbest piyasa elbette vardır. Rekabet elbette olacaktır. Ancak ihtiyaç ürünlerinde bu kadar dramatik fiyat farkları yalnızca ekonomik değil, etik bir tartışmayı da beraberinde getirir. Çünkü burada söz konusu olan kâr marjı değil; bir bebeğin temel beslenme hakkıdır.
Bir aile düşünün. Asgari ücretle geçiniyor. Her ay mama almak zorunda. 640 TL ile 1.100 TL arasındaki fark, o aile için bir haftalık mutfak masrafı demektir. Belki de kira faturasının bir kısmı. Peki bu farkın yükünü kim taşıyor? Elbette ebeveynler.
Burada sorun yalnızca fiyat artışı değil; fiyat istikrarsızlığıdır. Tüketici hangi fiyatın “gerçek” olduğunu bilemez hâle gelmiştir. Bu durum güven duygusunu zedeler. Marketler arasında rekabet olabilir; ancak ihtiyaç ürünlerinde ölçüsüz fiyat farklılıkları, “fırsatçılık” tartışmasını kaçınılmaz kılar. Bebek mamaları, su, temel gıda ürünleri… Bunlar spekülasyon alanı olmamalıdır. Çünkü bazı ürünler sadece ticari değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk alanına girer. Soru basit: Kâr mı öncelikli, vicdan mı?
Belki çözüm daha sıkı denetimdir. Belki şeffaf fiyat politikalarıdır. Belki de tüketicinin bilinçli tercihidir. Ama kesin olan bir şey var: Bir bebeğin beslenmesi piyasa şartlarının insafına bırakılmamalıdır. Bir toplum, en savunmasız bireylerine nasıl davrandığıyla ölçülür. Ve bebeklerden daha savunmasız kim var?..
Hüdai Aybar

