Günlerdir her büyük yağışın ardından ekranlarda ve gazete manşetlerinde aynı ezber cümleleri duyuyoruz: “Son yılların en şiddetli yağışı… İklim değişikliği… Olağanüstü meteorolojik hadiseler…” Elbette bunların hepsi bilimsel veriler ışığında araştırılmalı, analiz edilmeli ve ciddiyetle değerlendirilmelidir.
Fakat gökten düşen her damlayı felaketin tek müsebbibi saymak, insanın kendi eliyle hazırladığı felaket şartlarını görmezden gelmesine yol açmamalıdır.
Yağmur yağar, dere akar, toprak suyu emer... Bunlar tabiatın kendi ilahî nizamı içinde gerçekleşen tabii hadiselerdir. İnsan ise bu nizamı tanımak, onunla uyum içinde yaşamak ve kendisine verilen imkânları mesuliyetle kullanmakla mükelleftir. Ne var ki biz bugün, derenin yatağını daraltıyor, önüne yüksek binalar dikiyor, toprağın üzerini betonla örtüyor, sonra da su kendisine kadim bir yol aradığında büyük bir şaşkınlığa düşüyoruz.
Suyun yolunu kapatan, toprağın nefesini kesen ve tabiatın işleyişini hiç hesaba katmadan şehri betona boğan tercihlerimizi sorgulamadan bu sorulara dürüst bir cevap veremeyiz.
Altyapı sorunu değil, medeniyet meselesi
İstanbul’un meselesi yalnızca bir altyapı veya kanalizasyon meselesi değil; bu, özünde bir medeniyet meselesidir.
Zira şehir dediğimiz yapı, insanların sırf başlarını sokacak bir ev inşa etmesinden yahut beton yollarla birbirine bağlanmasından ibaret değildir. Hele söz konusu İstanbul ise… Şehir, insanın yaşadığı mekânla, çevreyle ve yaratılışla kurduğu münasebetin görünür hâlidir. O münasebetin içinde tarih vardır, ahlak vardır, estetik vardır ve hepsinden önemlisi ölçü vardır.
Rahmetli canım ananeciğimin anlattığı o kadim İstanbul, bugün sadece hafızamızda kalan bir şehir değil; bir medeniyetin gönüllerde bıraktığı ince, zarif bir nakış gibiydi. O şehrin güzelliği yalnızca camilerinin göğe yükselen kubbelerinde, minarelerinin semaya çizdiği vakur çizgilerde yahut Boğaziçi’nin durgun sularına akseden ahşap yalılarında aranmazdı.
O güzellik; bir korunun sessizliğinde, bir mahalle bahçesinin yeşilinde, bir derenin kıvrılan yatağında, bir tepenin ufka açılan yüzünde de kendini gösterirdi.
Eski İstanbul’da tabiat; insanın acımasızca hükmü altına alacağı, paraya çevireceği bir nesne değil, birlikte yaşamanın edebini öğreten ilahî bir emanet bilinirdi. Şehrin yamaçları, koruları, bostanları, dereleri ve kıyıları bu medeniyet güzelliğinin ayrılmaz bir parçasıydı.
Yapı ile tabiat birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan unsurlardı. İnsan, yaşadığı mekâna tahakküm etmekle onu imar ve ihya etmek arasındaki ince farkı gayet iyi bilirdi.
Arsa hırsı ve kaybolan ölçü
Bugün ise şehre bakarken ne yazık ki tamamen başka bir zihniyetin yıkıcı izlerini görüyoruz. Bir tepe, üzerine beton bina yapılmadığı müddetçe değerlendirilmemiş bir arsa; bir dere yatağı, yapılaşmanın önünde duran boş bir alan; bir koru ise kısa yoldan kazanca dönüştürülebilecek ticari bir fırsat gibi görülüyor.
Böylece şehir kontrolsüzce büyüyor; fakat büyürken kendisini şehir yapan tabii, mimari ve tarihî ölçülerinden uzaklaşıyor. Hâlbuki her boşluk bir eksiklik demek değildir. Bazı alanların gerçek kıymeti, insanın oraya ne inşa ettiğinde değil; orayı olduğu gibi, bakir ve doğal hâliyle koruyabilmesindedir.
İklim değişikliğini ve küresel ısınmayı konuşurken şehircilik anlayışımızı cesaretle sorgulamaktan kaçmamalıyız. İklim değişikliği riskleri artırabilir, felaketlerin frekansını yükseltebilir; fakat bu durum dere yataklarını imara açmayı, kontrolsüz ruhsatları ve altyapıdaki basiretsizlikleri açıklamaya asla yetmez. Tehlikenin büyümesi başka bir şey, o tehlikeye karşı şehri kendi ellerimizle savunmasız bırakmak bambaşka bir şeydir...
Kararlılık ve şeffaflık zorunluluğu
İstanbul Valiliğinin dere yataklarını işgal eden riskli yapıların yıkımına başlanacağı yönündeki son açıklaması, bu bakımdan son derece kıymetli ve stratejik bir adım. Deprem ve sel riski taşıyan alanlarda gerekli hukuki ve fiziki müdahalelerin yapılması, suyun doğal akış yollarının güvence altına alınması daha fazla ertelenemez bir zorunluluk.
Ancak yalnızca birkaç kritik noktada yapılacak iş makinesi operasyonlarıyla ve yıkımlarla meselenin bütünüyle çözüleceğini düşünmek de büyük bir eksiklik olur.
İnsanın hakiki kudreti, yaşadığı çevreyi dilediği gibi değiştirebilmesinde değil; sahip olduğu gücü nerede kullanacağını, nerede duracağını bilebilmesindedir. Zira her şeyi değiştirebilmek, her şeyi değiştirmeyi haklı kılmaz. Bazen bir ağacı kesmemek, bir koruyu olduğu gibi bırakmak, bir derenin yatağına dokunmamak; yeni bir eser meydana getirmekten çok daha büyük bir idrak ve mesuliyet ister.
Emanet şuuruna dönüş
İnancımızın ve medeniyetimizin bize öğrettiği emanet şuurunu tam da bu noktada hatırlamak ve ihya etmek gerekir. Yeryüzü ve tabiat kaynakları, hırsla tüketilmek üzere insanoğlunun önüne serilmiş sınırsız bir ganimet değildir. Tabiatla uyum içinde yaşamak, gelişmekten, modernleşmekten veya şehirleşmekten vazgeçmek demek değildir; aksine gelişmeyi akıl, bilgi, mimari estetik, ahlak ve mesuliyet duygusuyla birleştirebilmektir.
Bugün İstanbul’un ve tüm metropollerimizin ihtiyacı, yağmurla veya tabiatla savaşmak değil; yağmurun tabiatını, suyun dilini bilen bütüncül bir şehircilik anlayışı geliştirmektir. Suyu bir tehdit, bir düşman gibi karşılayan değil; ona güvenli ve doğal bir güzergâh sağlayan; doğanın şartlarını şehir planlamasının tam merkezine koyan bir akıl…
Yağmur yine yağacak, mevsimler dönecek, iklimin beraberinde getirdiği riskler varlığını sürdürecek. Asıl mesele, bütün bunlar karşısında nasıl bir şehir anlayışını tercih edeceğimizdir. Tabiatın kadim nizamını hesaba katmadan şehri betonlarla yatayda ve dikeyde büyütmeye devam mı edeceğiz, yoksa insanı tabiatın karşısında değil, onunla aynı hayat nizamının içinde gören o kadim medeniyet anlayışını yeniden mi kuşanacağız?
Unutmayalım ki; bir şehrin medeniyet seviyesi, yalnızca göğe yükselen devasa gökdelenlerinde ve beton eserlerinde değil, tabiatın karşısında gösterebildiği ölçü, saygı ve edepte saklıdır.

