Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Tekelci korumacılık ve pahalılık ilişkisi...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Bu satırları okuyan yabancı dostların da belki bilgisi vardır. Türkiye bir zamanlar kaliteli hayatın rasyonel fiyata yaşandığı bir yer iken, son 2,5-3 yılda Avrupa'nın en pahalı ülkesi hâline geldi. Türkiye'deki yaygın espri şu: "Hintli gibi kazanıp Belçikalı gibi harcıyoruz." Bu garipliğin en önemli sebebi artan üretim maliyetlerinden dolayı yönetime şikâyette bulunmaktan çekinen iş insanlarının yabancı rakiplerini engelleme ya da pahalı hâle getirme çabası.

Gerçekten de Türkiye'de son yıllarda giderek belirginleşen bir yaklaşım var: Vatandaşın daha ucuz ve daha kaliteli ürüne ya da hizmete erişmesini zorlaştırıp, onu belirli ürün ve hizmetlere mahkûm eden bir düzen kurmak. Bunu çoğu zaman “yerli üretimi koruma”, “tüketiciyi yanıltıcı ürünlerden sakınma” ya da “piyasayı disipline etme” gibi gerekçelerle izah ediyorlar. Fakat sonuçta ortaya çıkan tablo şu: Seçenekler daralıyor, rekabet zayıflıyor, kalite tartışmalı, fiyat ise bir türlü “makul” olmuyor.

Bu tür politikalar Türkiye'ye özgü değil. Tarihte ve dünyanın farklı coğrafyalarında defalarca denendi. Her defasında kısa vadede belli grupları zenginleştirdi, ama orta-uzun vadede toplumun geneline zarar verdi. Kısaca, “vatandaşın çıkarını koruyoruz” diye anlatılan birçok uygulama, gerçekte vatandaşın cüzdanını ve tercih hakkını zayıflattı...

Osmanlı’dan başlayalım. Lonca ve gedik sistemleri, bugünün dilinde “lisanslı tekel” mekanizmalarıydı. Belirli bir malı üretme ve satma hakkı sadece belli esnaf gruplarına veriliyordu. Dışarıdan yeni bir üreticinin ya da farklı bir kalite anlayışının piyasaya girmesi genellikle engellenirdi. Rekabetin olmadığı yerde ne oldu? Fiyatlar yukarıda, kalite ise çoğu zaman aşağıda kaldı. Yenilik getirmek isteyenler loncadan dışlanma riski ile karşılaştı. Sonunda, resmî düzenin üretemediğini ya da üretmek istemediğini, “merdiven altı” dediğimiz yapılar üstlendi. Yani yasak büyüdükçe, kayıt dışı büyüdü.

Benzer bir tabloyu 17-18. yüzyıl Fransa’sında görüyoruz. Eski rejim döneminde tuzdan tütüne kadar birçok kalem, devlet tekeline ya da imtiyazlı şirketlere bırakılmıştı. Halk kendi ürettiği tuzu dahi özgürce kullanamıyor, ağır vergiler ve kısıtlamalarla karşılaşıyordu. Gündelik hayata bu ölçüde müdahale, sıradan bir vergi politikası olmaktan çıktı; adalet duygusunu zedeleyen, siyasal öfkeyi büyüten bir unsura dönüştü. Fransız Devrimi’ne giden süreçte, tuz vergisi bu nedenle sembolik bir dosya hâline geldi. Bir diğer sonuç, kaçakçılığın ve suç ağlarının güçlenmesiydi. Devlet yasakladıkça, sınır bölgelerinde tuz ve tütün kaçakçılığı patladı; devlet vergi kaybederken, yasa dışı ekonomiler büyüdü...

İngiltere’de 1815-1846 arasındaki Tahıl Yasaları, bu mantığın bir başka versiyonudur. Amaç, yerli toprak sahiplerini korumak için ucuz yabancı tahılın ülkeye girişini zorlaştırmaktı. Sonuç, işçi sınıfı için pahalı ekmek, düşük hayat standardı ve iç tüketimde daralma oldu. Sanayi, işçinin pahalı hayat maliyetini finanse etmek zorunda kaldı; rekabet gücü zayıfladı. Üretici kesimin kısa vadeli çıkarını koruyalım derken, ülkenin genel iktisadi dengesi bozuldu. Aylarca, yıllarca süren tartışmaların ardından bu yasalar kaldırıldı...

Daha yakın dönemde Hindistan'ın uzun yıllar yaşadığı “License Raj” düzeni, yani izin ve ruhsat rejimi de aynı hastalığın farklı bir yüzüydü. Üretim yapabilmek için hemen her alanda devletten izin almak, kota kapmak, ruhsat edinmek gerekiyordu. İthalat ağır kontroller altındaydı. Amaç, yerli sanayiyi korumaktı. Fiilî sonuç ise basitti: Piyasaya girmek zorlaştı, içeride birkaç oyuncu güçlendi, vatandaş ise hem kalitesi tartışmalı hem de pahalı ürünlere mahkûm edildi. Yolsuzluk mekanizmaları beslendi; ruhsat dağıtan bürokrasi, “verimlilikten” çok “kime yakınsın?” sorusuna bakmaya başladı. Hindistan’ın büyümesi uzun süre düşük kaldı; ancak 1990’lardan itibaren bu kısıtlar gevşetilip rekabet ve ticaret artınca hem kalite hem çeşitlilik yükseldi...

Latin Amerika’da 1960-1980 arasında uygulanan ithal ikameci sanayileşme politikaları da benzer şekilde işledi. “Her şeyi içeride üretelim” söylemiyle yüksek gümrük duvarları örüldü, ithalat zorlaştırıldı, yerli üretici, dış rekabete karşı tamamen korunur hâle geldi. Kısa vadede ortaya “ulusal şampiyon” diye adlandırılan büyük şirketler çıktı. Ama bu şirketler zamanla teknolojik yeniliğe değil, devletten teşvik ve koruma almaya odaklandı. Tüketici açısından tablo tanıdık: Arabadan ev eşyasına kadar pahalı ama çoğu zaman geri teknolojiye sahip ürünler. Devlet korudukça, şirketler lobiye yatırım yaptı; inovasyon geride kaldı. 1980’lerde borç krizleri kapıyı çaldığında, bu korunan yapılar dünyayla rekabet edemedi; işsizlik ve enflasyon birlikte yükseldi...

Bugün ise benzer refleksleri farklı sektörlerde görüyoruz. Taksi plakası düzenlerinden telekom pazarlarına, dijital platformlara kadar geniş bir alanda “lisans ve yasak” üzerinden fiilî tekeller oluşturuluyor. Lisans sayısı yapay biçimde kısıtlanıyor, yeni oyuncuların pazara girmesinin önüne düzenlemelerle set çekiliyor, vatandaş alternatif hizmetlere erişmesin diye çeşitli yasaklar devreye sokuluyor. Netice açık: Mevcut yapı korunuyor, ama tüketici daha pahalı, daha düşük kaliteli ve daha az seçenekli bir hizmete razı olmak zorunda kalıyor. Uygun fiyatlı ve kaliteli bir alternatif çıkınca da, yasak ya da idari engel üzerinden oyun dışına itiliyor.

Bu tür politikaların ortak yan etkileri değişmiyor. Birincisi, fiyat yükseliyor, kalite düşüyor. Rekabet olmadığında üretici ya da hizmet sağlayıcı, “daha iyi ve daha ucuza” sunmak zorunda hissetmiyor. İkincisi, yenilik yavaşlıyor. Korunan şirket, ürün geliştirmek yerine siyasetle ilişkisini güçlendirmeyi, lobi yapmayı daha kârlı görüyor. Üçüncüsü, kayıt dışı ve kaçak yapı büyüyor. Vatandaşa ucuzu ve kaliteliyi yasakladığınızda, insanlar bir yolunu buluyor; bu sefer devlet vergi kaybediyor, denetim gücünü yitiriyor. Dördüncüsü, yolsuzluk besleniyor. “Kim ithal eder, kim ruhsat alır, kim piyasaya girer?” sorusu ekonomik olmaktan çıkıp siyasal ve bürokratik imtiyaza dönüştüğünde, kayırmacılık kanıksanıyor. Beşincisi, toplumsal güven eriyor. İnsanlar, aynı ürünü başka ülkede daha ucuza alabildiğini bilirken içeride pahalıya ve kalitesize mecbur bırakıldığını gördüğünde, devlete ve kurallara olan inancı zayıflıyor. Son olarak, nitelikli insan ve sermaye, daha adil rekabet ve daha öngörülebilir ortam arayışıyla ülke dışına yöneliyor...

Türkiye'de de bugün birçok tartışmanın arka planında bu temel mesele yatıyor: Devlet, tüketiciyi koruyan hakem rolünde mi olmalı, yoksa belirli aktörleri korumak için tüketicinin tercihlerini ve imkânlarını sınırlayan bir “ortak” rolüne mi soyunmalı? Tarih bize şu basit gerçeği defalarca gösterdi: Vatandaşın seçme hakkını daraltan, ucuz ve kaliteli ürüne erişimini yasaklarla engelleyen her düzen, kısa vadede birkaç kesime kazandırsa da, uzun vadede ülkeyi topyekûn fakirleştiriyor...

Dünyanın neresine bakarsak bakalım, sürdürülebilir refahın ortak formülü şu: Şeffaf kurallar, gerçek rekabet, güçlü ama tarafsız bir hakem devlet ve tüketicinin lehine işleyen bir piyasa düzeni. Bunun dışındaki her yol, eninde sonunda bizi aynı yere götürüyor: Pahalı ürün, düşük kalite, yaygın memnuniyetsizlik ve giderek zayıflayan bir ekonomi...

Prof. Dr. Emre Alkin'in önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR