İstanbul'da aralarında çok sayıda CHP'li belediye başkanının da bulunduğu büyük yolsuzluk davası görülmeye başladı. Yargılama savunmalarla değil, baş sanık Ekrem İmamoğlu'nun söz ve hareketleriyle gündeme geldi. İmamoğlu, kürsüye çıkıp selamlama konuşması yapmak istedi. Hâkimi "Bana bakmaya korkuyor musun? Ekranın arkasına gizlenmeyin. Kaçarak çıkamazsın öyle" gibi ifadelerle taciz etti. Kendisine "sen" denilmemesini istedi. "Ben Türkiye'nin ilk seçimde iktidarı olacak partinin cumhurbaşkanı adayıyım" diyerek ayar vermeye ve psikolojik baskı kurmaya kalkıştı. Sürekli araya girdi. "Soru soracağım" diyerek ayağa kalkıp polemiklerle savunmaya girişti. Taraftar gazetecilerle mülakat yapmaya çalıştı, bulduğu her fırsatta iktidar medyasını hedef aldı.
Mahkeme başkanı süre sınırı koymadı. Duruşma düzeni bozuldu. Basit usul tartışmaları yüzünden dört günde sadece dört kişi savunma yapabildi.
Yargılananın siyasetçi olması, davayı otomatikman siyasi kündeye çekiyor. Lakin bu davayı sanık tarafı bilhassa siyasallaştırmaya çalışıyor. Belli ki bu yolla yırtmayı umuyorlar. Bu bir taktik.
Rüşvet almak ve aracılık etmekle suçlanan eski milletvekili Aykut Erdoğdu söz alan sanıklardan biriydi. İddianamedeki suçlamalarla savunmasını mukayese ettim. Söylediği bambaşka şeylerdi. Ancak Sözcü gazetesi "4 bin sayfaya 8 saat diye" haber yaptı. Gazete Erdoğdu'nun "3900 sayfalık iddianameye karşı 8 saatte savunma hazırlamam istendi" şeklindeki sözlerini öne çıkardı. Tam bir çarpıtma. Oysa sanık, iddianamenin bütününden değil, iki üç eylemden tutuklu. Değil 8 saat 8 dakikada bitecek bir iş yani. Rüşvet almışsın, HTS kayıtları uyuşmuş, rüşvetin banka dekontu çıkmış ne diyorsun, buyur izah et? Ama sanık tatmin edici cevap veremedi. Konuşmasının yüzde doksanında ajitasyon yaparak top çevirdi.
Medya kamu vicdanının sesidir. Günümüzde en büyük problemlerden biri kamu vicdanının "ortak" olmaktan çıkıp parçalanması. Medya organları keskin çizgilerle birbirinden ayrılmış vaziyette. Bu durum, toplumun üzerinde mutabık kaldığı etik ve ahlaki değerleri eritiyor. İktidar medyası İmamoğlu ve adamlarını tamamıyla suçlu lanse ediyor. CHP medyası ise tam tersi sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteriyor. Ortada korkunç yolsuzluk iddiası bulunmasına ve en yakın adamları itirafçı olmasına rağmen muhalefet medyasının İmamoğlu'na kalkan olduğunu görüyoruz. Suçlu görmek için ortada bir ton delil var ama suçlu olmadığını söylemek için yok. Onun için “bu iş siyasi” demekten başka bir şey yapmıyorlar, yapamıyorlar.
“Ergenekon günleri gibi” diye manşet atanlar oldu. “Sanık Ekrem ifadesi itibarsızlaştırma çabası” diyenler oldu. Davayı psikolojik harp diye tanımlayanlar oldu. Dokuz sütuna “Ben ayaktayım” manşeti atıp İmamoğlu’na kol kanat gerenler oldu; ama yolsuzluk iddialarına dair şerh koyan çıkmadı.
Bırakın mahkeme işini yapsın, sorular cevabını bulsun birader.
Eğer siz de suça ortak değilseniz, hakikatin peşine düşün ve mahkeme salonunun siyasi bir tiyatro sahnesine çevrilmesine aparat olmayın!
Çok bilen adam
Tarihçi İlber Ortaylı’nın ölümünün ardından bütün gazeteler “kaybettik” ifadesiyle sahiplenici bir dil kullandı. Gazeteci Tuğrul Eryılmaz'ın anılarında, Mülkiye’den sınıf arkadaşı İlber Ortaylı’ya dair satırlar dikkatimi çekmişti. Şöyle diyor yazar: “İlber Ortaylı her zaman ortalarda gezmeyi becerdi. Yani ne öyle oldu ne böyle. Ama hep solcularla arkadaşlık etti. İlber ötekilerin gözünde biraz meczup gibiydi çünkü kafası farklı çalışırdı. Hâlâ öyle. Pantolonunun beline kemer yerine ip bağlayıp gelirdi. ‘Bu çocuk koruma altına alınmalı’ diye düşünürdük, çünkü akıllı da bir çocuk belli. İlber çok isim sayar ve insanı ambale eder. Hatta söylenti çıkarmıştık bir ara, uyduruyor bu isimleri diye. O kadar isim nasıl aklında kalır. Telefon rehberi gibi adam.”
İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o. Allah vergisi bir zekâsı vardı. Fazlaca kibirliydi. "Cahiller" çıkışıyla "sosyal medya ikonu" oldu. Her telden çaldı. Onun için herkes kendinden saydı.

