ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklaşa ev sahipliği yapacağı 2026 Dünya Kupası, kâğıt üzerinde yalnızca FIFA tarihinin değil, küresel spor endüstrisinin de en büyük organizasyonu olarak planlandı. Ancak ABD açısından bu dev organizasyon, giderek bir spor şöleninden çok, ülkenin iç politikasının, güvenlik anlayışının ve dünya kamuoyundaki itibarının test edileceği kırılgan bir eşiğe dönüşüyor. Washington’un sertleşen göçmenlik politikaları, ICE operasyonları sırasında yaşanan ölümlü vakalar ve buna eşlik eden kitlesel protestolar, tribünlerin doluluğundan çok daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Dünya Kupası’na gelecek insanlar kendilerini bu ülkede güvende hissedecek mi?
Resmî projeksiyonlar, ABD’nin turnuvadan doğrudan ve dolaylı olarak 15 ila 20 milyar dolar arasında bir ekonomik kazanç elde edebileceğini öngörüyor. Bu rakamlar, milyonlarca yabancı ziyaretçinin ülkeye gelmesi, haftalar boyunca otelleri doldurması, restoranlarda, mağazalarda, ulaşım ağlarında para harcaması üzerine kurulu. Uluslararası bir seyircinin ABD’de Dünya Kupası süresince yaptığı ortalama harcamanın 3.000 ila 4.500 dolar arasında olduğu hesaplanıyor. Bu paranın büyük kısmı yalnızca büyük zincirlere değil, ev sahibi şehirlerdeki küçük işletmelere, geçici çalışanlara ve yerel ekonomilere akıyor. Her maçın, on binlerce kişiye geçici iş imkânı oluşturduğu düşünülürse, Dünya Kupası ABD için yalnızca bir spor etkinliği değil, aynı zamanda devasa bir ekonomik can simidi anlamına geliyor.
Ancak bu iyimser tablo, güvenlik algısındaki en küçük bir çatlakta hızla dağılabilecek kadar kırılgan. ICE operasyonları sırasında yaşanan ölümler, federal ajanların sivil alanlarda silah kullanması ve bu görüntülerin dünya basınında yer alması, ABD’nin “misafirperver ev sahibi” imajını aşındırıyor. Buna bir de Trump döneminde sertleşen göçmenlik politikalarının geri dönüşü ve sokaklara taşan protestolar eklendiğinde, ABD’ye seyahat fikri birçok yabancı için yalnızca pahalı değil, riskli bir tercih hâline geliyor.
Uzmanların “ılımlı” olarak tanımladığı ilk senaryoda bile tablo karanlık. Uluslararası seyircilerin yalnızca yüzde 10’unun, yani yaklaşık yarım milyon kişinin ABD’ye gelmekten vazgeçmesi durumunda, doğrudan turizm gelirlerinde yaklaşık 1,75 milyar dolarlık bir kayıp ortaya çıkıyor. Restoranlar, ulaşım sektörü ve perakende harcamalardaki dolaylı etkiler eklendiğinde toplam zarar 3 milyar dolara yaklaşıyor. Bu rakamlar federal bütçe içinde belki tolere edilebilir görünebilir; ancak ev sahibi şehirlerdeki küçük işletmeler, günlük kazancıyla ayakta duran çalışanlar ve yerel yönetimler için bu kayıp telafi edilebilir olmaktan çok uzak.
Asıl yıkıcı tablo ise risk algısının büyümesiyle ortaya çıkıyor. ICE kaynaklı ölüm haberlerinin, sert polis müdahalelerinin ve protestoların uluslararası medyada süreklilik kazanması hâlinde, seyircilerin dörtte birinin ABD ayağını tamamen iptal etmesi ihtimal dâhilinde. Bu, 1,3 milyon civarında ziyaretçinin gelmemesi anlamına geliyor. Böyle bir senaryoda doğrudan turizm kaybı 4,5 milyar doları aşıyor; çarpan etkisiyle toplam ekonomik zarar 7 milyar dolara yaklaşıyor. On binlerce geçici iş alanı ya hiç açılmıyor ya da birkaç günle sınırlı kalıyor. Dünya Kupası, bu noktada ABD için ekonomik bir fırsat olmaktan çıkıp, siyasi tercihlerin bedelinin ödendiği pahalı bir vitrine dönüşüyor.
En karanlık senaryo ise bir itibar krizini ve güvenlik şokunu içeriyor. Turnuva öncesinde ya da sırasında yeni bir ölüm olayı, geniş çaplı protestolar veya sert federal müdahalelerin yaşanması hâlinde, ABD’nin “güvensiz ev sahibi” olarak damgalanması işten bile değil. Böyle bir durumda uluslararası seyircilerin yüzde 40’ından fazlasının, yani yaklaşık 2 milyon kişinin ABD’ye gelmemesi söz konusu olabilir. Bu tablo, 7 milyar dolarlık doğrudan turizm kaybı ve toplamda 10 ila 12 milyar doları bulan ekonomik zarar anlamına geliyor. Üstelik bu kayıp yalnızca bugüne ait değil; ABD’nin gelecekte olimpiyatlar, dünya fuarları ve diğer mega organizasyonlar için güvenilir bir aday olarak görülmemesine yol açacak uzun vadeli bir itibar erozyonunu da beraberinde getiriyor.
Bu süreçte Kanada ve Meksika’nın görece kazançlı çıkması ise ironik bir tablo oluşturuyor. ABD’ye gelmekten vazgeçen taraftarların önemli bir bölümü turnuvayı tamamen terk etmek yerine, daha düşük gerilim algısına sahip olduğunu düşündükleri bu iki ülkeye yöneliyor. Ortak ev sahipliği modeli, böylece ABD’nin iç politikalarının bedelini yine ABD şehirlerine ödeten bir mekanizmaya dönüşüyor.
Sonuç olarak, Dünya Kupası ABD için artık yalnızca futbol, tribünler ve televizyon yayınlarından ibaret değil. ICE ajanlarının karıştığı ölümcül olaylar, sert göçmenlik politikaları ve toplumsal huzursuzluk, ülkenin küresel sahnede kendini nasıl sunduğuna dair ağır bir sınav oluşturuyor. Tribünler dolsa bile sokaklardaki güvensizlik hissi, otellerdeki boş odalar ve iptal edilen seyahatler bu organizasyonun gerçek bilançosunu belirleyecek...
2026 Dünya Kupası, ABD açısından bir spor şöleni olmaktan çok, siyasi tercihlerin ve güvenlik anlayışının milyarlarca dolarlık bir faturayla test edildiği bir dönüm noktası olmaya aday.

