Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Ekonomik sıkıntıların kaynağı düzensiz göç mü?
0:00 0:00
1x
a- | +A

Ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde toplumların karmaşık sorunlara basit açıklamalar araması şaşırtıcı değildir. Son yıllarda bu eğilim, göç başlığı etrafında giderek güçleniyor. Konut fiyatları yükselirken, kiralar hane gelirlerini aşındırırken, ücretler enflasyon karşısında erirken ve toplumsal huzursuzluk hissi artarken, tüm bu gelişmeler çoğu zaman tek bir başlık altında toplanıyor: Yasa dışı göç...

Bu anlatı yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Amerika Birleşik Devletleri’nde Trump döneminde göç, ekonomik sorunların merkezine yerleştirildi. Avrupa’da göç karşıtı siyasi hareketler, barınma krizinden suç algısına kadar pek çok sorunu göçle ilişkilendirdi. Kanada ve Avustralya gibi göçü kural ve puan sistemleriyle yöneten ülkelerde bile benzer bir söylem giderek yaygınlaştı. Göç, modern ekonomilerin çok katmanlı sorunlarını açıklamak için evrensel bir “kısa yol” hâline geldi.

Bu kısa yolun cazibesi açık. Konut piyasasındaki yapısal bozulmaları, emek piyasasındaki kayıt dışılığı, finansal sistemin varlık fiyatlarını nasıl şişirdiğini ya da siyasetin neden bu alanlara müdahale etmekten kaçındığını anlatmak zor. Göç ise görünür, sayılabilir ve politik olarak hedef gösterilebilir. Ancak analitik olarak asıl mesele tam da burada başlıyor: Yasa dışı göç bu ekonomik baskıların nedeni mi, yoksa zaten kırılgan olan sistemlerin üzerindeki örtüyü mü kaldırıyor?

Konut piyasası bu sorunun belki de en çarpıcı örneğini sunuyor. Son on yılda pek çok ülkede konut fiyatları ve kiralar, gelir artışının çok üzerinde seyretti. Bu durum çoğu zaman nüfus artışıyla açıklansa da, fiyat dinamikleri incelendiğinde bambaşka bir tablo ortaya çıkıyor. Konut, uzun süredir yalnızca bir barınma ihtiyacını karşılayan bir unsur olmaktan çıkmış durumda. Artık hane halkı servetinin temel dayanaklarından biri, hatta çoğu ülkede en önemlisi.

Bu dönüşümün siyasal sonuçları da var. Konut fiyatlarının düşmesi, milyonlarca seçmenin kendini yoksullaşmış hissetmesi anlamına geliyor. Bu nedenle hükûmetler, konut piyasasında sert düzeltmelere yol açabilecek adımlardan kaçınıyor. Arzın kısıtlı kalması, yatırımcı talebinin teşvik edilmesi, kredi genişlemesi ve vergi politikaları, fiyatları yukarıda tutan bir sistem oluşturuyor. Böyle bir yapıda göç, fiyat artışlarının kaynağı olmaktan çok, zaten yükselmeye ayarlanmış bir piyasada ek bir ivme unsuru hâline geliyor...

Benzer bir yanlış nedensellik emek piyasasında da görülüyor. Göçmenlerin ücretleri düşürdüğü iddiası, özellikle düşük vasıflı işlerde sıkça dile getiriliyor. Oysa ücretlerin baskı altında olmasının temel nedeni çoğu zaman göç değil, kayıt dışı istihdamın yaygınlığı ve denetim mekanizmalarının zayıflığı. Göçten önce de bu sorunları yaşayan ekonomilerde, göç yalnızca mevcut kırılganlıkları daha görünür kılıyor. Güçlü denetimin olduğu ülkelerde göçün ücretler üzerindeki etkisi sınırlı kalırken, denetimin zayıf olduğu ülkelerde sorun derinleşiyor. Burada belirleyici olan göç değil, devletin piyasa üzerindeki düzenleyici kapasitesi.

Suç ve asayiş tartışmaları da benzer bir çerçevede ele alınmalı. Pek çok ülkede göçle suç arasında güçlü ve tutarlı bir ilişki olduğuna dair veriler sınırlı. Buna rağmen göçle birlikte “güvensizlik hissi” artıyor. Ekonomik belirsizlik dönemlerinde, demografik değişim korkuları besliyor; suç oranları düşerken bile suç algısı yükseliyor. Bu durum, ekonomik ve toplumsal kaygıların göç üzerinden sembolleştirildiğini gösteriyor.

Ülkeler arası karşılaştırmalar, bu tabloyu daha da netleştiriyor. ABD’de konut fiyatları, göçün siyasi gündemin merkezine yerleşmesinden çok önce yükseliyordu. Kanada ve Avustralya’da göç öngörülebilir ve kurallı; buna rağmen barınma krizi derin. Avrupa’da kiracı korumasının güçlü olduğu ülkelerde göç daha kolay absorbe edilirken, bu korumaların zayıflatıldığı yerlerde konut ve kira sorunları hızla büyüyor. Türkiye’de ise konut sahipliğini önceleyen ve kiracıları zayıf bırakan yapı, göçle birlikte daha kırılgan hâle geliyor.

Tüm bu örnekler, göçün ekonomik stresi oluşturan temel unsur olmadığını; daha çok, mevcut yapısal sorunları hızlandıran ve görünür kılan bir faktör olduğunu düşündürüyor. Göçü suçlamak, siyaseten işlevsel olabilir. Ancak bu tercih, daha zor ama gerekli reformların ertelenmesine de hizmet ediyor. Konutun yatırım aracı olmaktan çıkarılması, kayıt dışılıkla gerçek bir mücadele yürütülmesi, kiracı-mal sahibi dengesinin yeniden kurulması ve entegrasyon politikalarının güçlendirilmesi gibi başlıklar, göç tartışmasının gölgesinde kalıyor.

Belki de asıl soruyu tersinden sormak gerekiyor. Yasa dışı göç mü ekonomik stresi oluşturuyor, yoksa ekonomik stresle başa çıkmakta zorlanan sistemler mi göçü bir krize dönüştürüyor? Bu soruya dürüstçe cevap verilmeden, ne barınma sorununu çözmek ne de toplumsal gerilimi azaltmak mümkün görünüyor.

Prof. Dr. Emre Alkin'in önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR