Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
S-400 için israf diyenler burada mı?
0:00 0:00
1x
a- | +A

Ortalık toz duman... Savaş bağıra bağıra geldi. ABD bir yandan masada çözüm arayışı görüntüsü verirken öte yandan bölgeye II. Dünya Savaşından sonraki en büyük yığınağını yaptı. Bugün mü saldıracak yarın mı çetelesi tutulmaya bile başlandı. Ve hafta sonunda kıyamet koptu. ABD ve İsrail saatler içinde İran’ın dinî liderini öldürdü. Önceki ay dünyanın gözünün önünde yine bir cumartesi günü Venezuela devlet başkanını yatağından alıp kaçıran ABD, İran liderini de toplantıda vurdu. Büyük devletlerden, bu tür krizlerde başkanlarını en korunaklı yerde tutması beklenir... İran bunu yapamadı ve yine canevinden vuruldu. Tahran’da misafir konumundaki Hamas lideri İsmail Haniye, İran Devrim Muhafızlarının lojmanında nokta atışıyla şehit edilmişti. Böylece içeriden bilgi sızdırıldığı ayyuka çıkmıştı. Nitekim eski İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, İsrail’e karşı bir birim kurduklarını, başa getirdikleri kişinin İsrail ajanı çıktığını açıklamıştı. İran Cumhurbaşkanı Reisi’nin şüpheli bir helikopter kazasında hayatını kaybettiğini de hatırlatalım. İran destekli Hizbullah militanlarının İsrail tarafından üzerlerindeki haberleşme cihazlarıyla vurulmasıyla başlayan süreç, dinî lider Hamaney'in öldürülmesine kadar gitti. Kim bilir, belki de yaşananların en önemli sebebi İran’ın kendi içindeki iktidar mücadelesi. Hamaney'in ceset görüntüsünün ABD ve İsrail tarafından servis edilmesi sadece istihbarat gücüyle açıklanamaz! Ama günün sonunda İran çok ciddi bir imaj kaybına uğradı. Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta, Lübnan'da "Şii Hilali" uğruna yürüttüğü vekalet savaşlarında kaos, kargaşa ve iç savaştan başka bir şey vadetmedi. Oluk oluk Müslüman kanı akıtmaktan çekinmedi. Bugün tek başına. Neredeyse bütün Müslüman ülkeler karşısında...

Vekalet savaşları doğrudan devletler arası çatışmaya dönüştü. İsrail’in Gazze saldırısından sonra bölge üzerindeki yayılmacı emelleri net şekilde görüldü. Borç batağındaki ABD kaynak arayışında. Gözü dönmüş şekilde, uluslararası hukuku hiçe sayarak her yere saldırıyor. Belli ki devamı gelecek. Unutulmasın ki bu yüksek riskli ve maliyetli bir kumar!..

Türkiye’ye gelince… Etrafımız ateş çemberi. Bölgemizde yaşanan her savaş, Türkiye’nin savunma sanayisindeki hamlelerinin ne kadar yerinde ve gerekli olduğunu ortaya çıkarıyor. Rusya’dan S-400 alındığında CHP’liler “Ne gerek var, israf” demişti. Bazı muhalefet liderleri “Erdoğan Saray’ı koruyacak” diye açıklamalar yapmıştı. TCG Anadolu’ya maket diyenler, uçak inmeyen uçak gemisi diye kulp takanlar olmuştu. “SİHA’lar karın doyurmuyor” nutukları atanlar çıkmıştı. Ve görüldü ki güvenlik olmadan karnını doyuracak bir vatan kalmayabilir. Savunma sanayiindeki bu atılımlar sadece birer silah değil, bölgedeki ateşin ülkemize sıçramasını engelleyen en büyük caydırıcı güç. Güçlü bir savunma, en ucuz barış teminatı...

Oruçsuz semtler

AK Parti’nin ilk dönemi. Sene 2004. Başbakan ile cumhurbaşkanlığı ve askerler arasında gerilimler yaşanıyor. Sık sık irtica açıklamaları yapılarak hükûmete aba altından sopa gösteriliyor. Arkadaşlarla Eyüpsultan’a iftara gittik. Zaten İstanbul’da ramazanın heyecanını hissedebildiğimiz üç beş ilçe bulunuyordu. Tarihî caminin etrafı insan kaynıyordu. Millet çoluk çocuk akıp gelmiş, mütevazi sofrasında ezanın okunmasını bekliyordu. O güne kadar böylesi bir ramazan kalabalığı görmemiştim. Yüksek bir yere çıkıp meydanın fotoğrafını çektim. Sabah heyecanla, fotoğrafları yazı işlerine getirdim. “Eyüpsultan’da ramazan coşkusu” haberi yaptım. Fakat yayınlanmadı. Çünkü 28 Şubat devam ediyordu. Dindarlar iktidara gelmişlerdi ancak üzerinde hâlâ baskı bulunuyordu. Başörtülüler üniversitelere ve liselere alınmıyordu. Müdürüm “Bu haberi girmeyelim” dedi. Sebebini sordum. Nasihatle karışık şu cevabı verdi: "Bak, insanlar ne güzel toplanmışlar, ramazanın heyecanını yaşıyorlar. Eğer biz bu haberi yayınlarsak, Cumhuriyet gibi gazeteler gider alıntı yapar, hedef gösterirler. O görüntü üzerinden ‘irtica hortladı’ açıklamaları yapar, baskı uygularlar."

İşte Türkiye böyle günlerden geçti. “İstediğimizi yazamıyoruz" diye maval okuyanlar bilmezler tabii yaşatılanları. Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, bu sene okullarda ramazan etkinlikleri yapılmasını isteyerek inanılmaz bir işe imza attı. Miniklerin heyecan, şevki, iştiyakı hale olup toplumu sardı. Ne var ki bırakın bundan istifade edememenin burukluğunu yaşamayı hazmedemeyenler, karşı çıkanlar oldu. Oysa ramazan bizim mayamız. Türk şiirinin abidelerinden Yahya Kemal’in “Ezansız semtler” isimli bir yazısı var. İnternette bulup okuyabilirsiniz.

***

Aynen aktarıyorum: “Şişli, Kadıköy ve Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasib alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?
İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet hâlinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’ân-ı kerimin sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitâbullahı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar. Gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiiler içinde şafak sökerken Tekbirleri dinlediler. Dinin böyle bir merhalesinden geçtiler hayata girdiler. Türk oldular. Bugünün çocukları ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler, yoksa ne muhit ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez.”

****

Şair milletin fertlerinin dinin merhalelerinden geçerek ancak “Türk” olabileceklerini söyler. Ezansız semtlerde doğan, Batılı hayat tarzının sardığı semtlerde doğan yavruların Türklüğü hissedemeyeceğini ifade eder. Yazı aradan bir asır geçmesine rağmen güncelliğini koruyor.

Fatih Selek'in önceki yazıları...