Değerli okuyucular,
Geçtiğimiz ay yaşadığımız fon depremi piyasaları altüst ederken, borsadan ve fonlardan çıkışlar rekor seviyelere ulaştı. Geçen yazılarımızda finansal balonları irdelerken bu yaşanan fon krizi de tam bu tartışmalarımızın üstüne eklendi. Fon krizine bir de bu perspektiften bakmamız tablonun netleşmesine imkân sağlayabilir.
Bir yatırımın çok kazandırması, onun güvenli olduğunun kanıtı olabilir mi? Finansal coşku dönemlerinde bu sorunun cevabı giderek bulanıklaşır. Getiri yükseldikçe kuşku azalır; sorgulanması gereken başarı, sorgulamayı gereksiz kılan bir referansa dönüşür. Türkiye’de yaşanan fon krizini anlamak için finansal verilerin yanında bu düşünme biçimine de bakmak gerekiyor. Sermaye Piyasası Kurulu’nun 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi. Bu fonlardaki yatırımcı sayısı 455 bin 758. Rakamların arkasında eğitim, emeklilik ve konut için ayrılmış birikimler de var. Dolayısıyla mesele, belirli portföylerin değer kaybının ötesinde, tasarrufların değerlendirildiği kurumlara duyulan güvenle beraber, bu kurumların içinde bulunduğu sisteme duyulan güveni ilgilendiriyor.
John Kenneth Galbraith, “A Short History of Financial Euphoria” adlı kitabında spekülatif coşkunun tekrar eden özelliklerini anlatırken finansal hafızanın kısalığına dikkat çeker. Önceki krizlerin dersleri unutulur; benzer riskler yeni araçlar, yeni isimler ve yeni başarı hikâyeleriyle geri döner. Galbraith’in bir diğer önemli tespiti, servet ve finansal başarının üstün zekâyla özdeşleştirilmesidir. Çok kazanan kişinin, mutlaka başkalarının göremediği bir gerçeği gördüğüne inanılır. Oysa yükselen bir piyasada elde edilen kazanç, her zaman üstün zekânın göstergesi değildir. Bugünkü gelişmeleri bu çerçeveden okuduğumuzda, üzerinde durmamız gereken soru şudur: Getirinin gerçekliğini ve kaynağını ne kadar sorguladık? Şirketlerin üretimi, kârlılığı ve nakit oluşturma kapasitesi mi artıyordu; yoksa yükselen fiyatlar, yeni alıcıları çekerek daha yüksek fiyatları mı besliyordu? Finansal balonların ayırt edici tehlikesi burada ortaya çıkar. Yatırımın cazibesi, oluşturacağı ekonomik değerden çok, daha yüksek bir fiyata başkasına satılabileceği beklentisine bağlanır. Fiyat yükselişi gerekçe olmaktan çıkar, kendi doğruluğunun kanıtına dönüşür. Böylece bir döngü oluşturulur; fiyatlar arttıkça daha fazla alıcı sisteme dâhil olur ve daha fazla para fiyatları daha da yukarı çeker.
Bu fonlar düşük likiditeli hisselerde yoğunlaşarak fiyatların manipülatif olarak şişmesine neden olmuş ve MSCI ile FTSE’den gelen uyarıların tetiklemesiyle yatırımcıların çıkış taleplerini karşılayamayarak ödeme güçlüğüne düşmüşlerdir. Bu tablo, değerleme ile nakde dönüşebilirlik arasındaki farkı ortaya koyuyor. Bir portföyün ekranda görünen değeri, bütün varlıklarının bu fiyatlardan ve kısa sürede satılabileceği anlamına gelmez. Likidite, ihtiyaç duyulduğunda bir varlığı fiyatını önemli ölçüde düşürmeden paraya çevirebilme kapasitesidir. Dar bir piyasada az miktardaki işlem fiyatı yukarı taşıyabilir; ancak çok sayıda yatırımcı çıkmak istediğinde aynı fiyatlardan yeterli alıcı bulunmayabilir. Satışlar fiyatları düşürür, düşen fiyatlar yeni çıkış taleplerini tetikler. Fon paylarının geri ödeme şartlarıyla portföydeki varlıkların satılabilirliği arasındaki uyumsuzluk, bu döngüyü ağırlaştırabilir. Finansal İstikrar Kurulu’nun açık uçlu fonlara ilişkin çalışmalarında vurguladığı temel kırılganlıklardan biri de budur.
Bu nedenle, sadece yüksek getiriye bakarak riski hesaba katmamak yatırım yaparken yapılan en büyük yanlıştır. Yatırımcının yalnızca ne kadar kazandığını değil, bu kazancın hangi varlıklardan, hangi yoğunlaşmayla ve hangi likidite şartlarında geldiğini de bilmesi gerekir. Bu tabloda yaşananları yalnızca yatırımcıların açgözlülüğü ve çok fazla kazanma arzusuyla açıklamak eksik ve haksız olur. Yüksek enflasyon karşısında birikiminin satın alma gücünü korumaya çalışan hanehalkının alternatif yatırım arayışı anlaşılabilirken, profesyonel yönetim iddiasıyla sunulan ürünlerde şeffaflık, anlaşılır risk bilgisi ve etkili gözetim çok daha büyük önem taşır. Yatırımcının her işlemi bir denetçi gibi incelemesi beklenemezken, finansal okuryazarlığın düşük olması, kurumların sorumluluğunun yerine geçirilemez.
Burada kavramların da dikkatli kullanılması gerekir. Bir fiyat balonu, likidite sıkışıklığı ve manipülasyon aynı şey değildir; birlikte ortaya çıkabilseler de farklı mekanizmaların çalışması söz konusudur. Her yüksek getiri bir usulsüzlük kanıtı olmadığı gibi, her fon da aynı risk yapısına sahip değildir. Belirli fonlarda yaşanan sorunlardan bütün yatırım fonlarının güvenilmez olduğu sonucuna varmak, sağlıklı sermaye piyasası gelişimine ve tasarruf havuzunun birikimine zarar verir. İşini titizlikle yapan fon yönetim şirketleri var olmaya devam ediyor ve finansal sistemin sürdürülebilirliği açısından çok önemli bir görevi gerçekleştiriyorlar.
Burada asıl ihtiyaç, sorumlulukların somut kanıtlara dayalı incelemelerle belirlenmesidir. Piyasalarda güvenin yeniden tesisi için bu zaruridir. Fonların yoğunlaştığı varlıklar, değerleme yöntemleri ve likidite riskleri anlaşılabilir biçimde açıklanmalıdır. Olağanüstü getiriler daha titiz incelenmeli; yatırımcı çıkışlarının arttığı senaryolar gerçekçi stres testlerine konu olmalıdır. Denetimin başarısı, sorun ortaya çıktıktan sonra alınan tedbirlerle birlikte, kırılganlıkları büyümeden ve problem hâline gelmeden fark edip önleyebilme kapasitesiyle değerlendirilmelidir.
Galbraith’i bugün yeniden okumak, finansal tarihin yalnızca geçmişi anlatmadığını, bugünü de senaryolaştırdığını gösteriyor. Araçlar değişirken yüksek kazanç karşısındaki aşırı güven, kalabalığa katılma isteği ve uyarıları küçümseme eğilimi varlığını koruyor. Türkiye’deki fon krizinden çıkaracağımız ders, bir sonraki yüksek getiri hikâyesi başladığında belli olacak. Çünkü bir piyasanın etkinliği, ne kadar hızlı ve çok kazandırdığıyla değil; riskleri ne kadar açık gösterdiği ve yönettiği, yatırımcıya ne kadar güven verdiği ve hatalarından ne kadar kalıcı ders çıkardığıyla ölçülür. Ekonomi, yalnızca piyasaların değil; hepimizin ortak hayat hikâyesidir. Bir sonraki yazıda buluşmak dileğiyle...

